“Neden Efsane” serisi sinema tarihine adını altın harflerle yazdırmış pek çok film ve diziyi gerek filmde yer alan metaforlar ve alegorik anlatımlar açısından gerekse filmi daha başarılı yaptığına inandığım teknik açılardan inceleyip, bu yanlarını açıklamayı hedefleyen bir makale ve video serisidir.
Canlar n’aber?
Her zamanki gibi teknik bilgilerden mitoloji okumalarına, mitoloji okumalarından bir takım sosyal çıkarımlara kadar pek çok farklı konuya değineceğimiz bir Neden Efsane incelemesi ile karşınızdayım. Lütfen tüm dikkatinizi vererek dinleyin.
Film aslında devasa bir flashback’ten oluşuyor. Filmin başlarında huzur evinde kalan ihtiyar, tonton bir dede görüyoruz. Daha sonra bu tonton dedemizin izlediği bir filmin ona geçmişi hatırlatması sonucunda aşırı duygulanmasına şahit oluyoruz. Ardından da kendi yaşanmışlıklarını arkadaşına anlatması filmin ana hatlarını oluşturuyor.
Bu flash back tercihi filme oldukça olumlu yansımış çünkü bu bir deneyim filmi. Kurgusal da olsa bir karakterin hayat deneyimi filmin merkezine oturtulmuş. Bu nedenle öncesinde bu karakterin yaşlılığını gösterip sonra gençliğini anlatmak izleyicilere bu deneyimi aktarma konusunda kolaylık sağlıyor. Bu aynı zamanda filme birkaç tane kaliteli for shadowing eklemeye de yardım ediyor. Örneğin filmin en başında tonton dedemizi yemekhanede görüyoruz ve o kadar yiyecek arasından sadece iki dilim kuru ekmek yemeyi tercih ediyor. Bunun üzerine ise orada çalışan arkadaş “Zaten uzun yürüyüşlerden önce hep ekmek alırsın.” diyor.
Başta bu cümle bizim için çok bir anlam ifade etmese de filmin sonunda aslında o uzun yürüyüşleri bıkmadan usanmadan yapmasının sebebinin arkadaşı Bay Jingles’a bıkmadan usanmadan ekmek götürmesi olduğunu anlıyoruz. Ama bunlar tabi filmi efsane yapan asıl kısımlar değil. Bunlar daha çok işin tuzu biberi. Bence filmin en önemli kısmı mitoloji üzerine kurduğu alegorik çok sayıda anlatım.
Gelin en barizi ile başlayalım. John Coffey film boyunca çok sayıda mucize gerçekleştiriyor. Bu mucizelere gelin bir göz atalım. Hastalıkları iyileştiriyor, ölüleri diriltiyor ve başkalarının acılarını hissediyor. Bunlar bir takım mitlerde oldukça çok söz edilen mucizeler ancak bu sefer Yunan, Mısır ya da ne bileyim İskandinav mitolojisine gitmemize gerek yok. Daha yakına, semavi dinlere bakabiliriz.
İncil’de İsa mucizelerinden bahsederken ölüleri diriltme ve ölümcül hastaları iyileştirme gibi mucizelerinden bahsedilir. Ama tek başına bunlar İsa benzetmesi için yeterli değil. Öyle her mucizeyi İsa’ya bağlayan ucuz film eleştirmenleri gibi duruma atlamayalım. Gelin sizle beraber başka benzerlikler var mı diye bakalım.
Canlar Hz İsa Hristiyanlığa göre nasıl öldü? O dönemki otorite tarafından çarmıha gerildi. Yani diğer bir değiş ile idam cezasına çarptırıldı.
John Coffey nasıl öldü peki? O dönemin otoritesi tarafından idam cezasına çarptırıldı. Vatikan’da yer alan çok sayıda kutsal metne göre İsa ölmeden önce etrafındakilere “Ben ölürken yalnızca melekler göz yaşı dökecek.” dediği yazmaktadır. Yani film sadece John Coffey’e İsa benzetmesi yapmakla kalmaz o ölürken göz yaşı döken gardiyanlara da melek benzetmesi yapar.
Gelin benzerliklere devam edelim. Film bir İsa göndermesi daha yapıyor ama açıkçası bunu yakalamak cidden zor. O nedenle bunu yakalayan arkadaşları tebrik etmek istiyorum. Hz İsa çarmıha idam edilmek üzere götürülürken çıplak ayakla götürüldüğü söylenir. Çıplak ayak aynı zamanda İsa’nın çektiği acılar için genel bir tasvirdir.
Dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama John Coffey filmin başından sonuna kadar bir kez bile ayakkabı giymiyor. Çünkü oraya ayakkabısız bir şekilde getiriliyor. Daha sonra da ona hiç ayakkabı veren olmuyor. Binaenaleyh John Coffey ayakkabısız şekilde elektrikli sandalyeye oturtuluyor.
Hıristiyanlığa göre Hz İsa insanların günahlarına karşı kendini kefaret olarak, yani bir tür kurban olarak veriyor ve onu öldürmelerine izin veriyor. Hıristiyanlık diyor ki “İsa, insanlık acı çekmesin diye acı çekti. Bizler cennete girebilelim diye onu çarmıha germelerine izin verdi. İstese çarmıha gerilmesini engelleyebilirdi. Hatta buna neden olan insanlara büyük bir öfkeyle lanetler yağdırabilirdi. Ancak o kollarına çivi çakılırken bile çivi çakan insanlara tanrının merhamet etmesi için dua etti.”
John Coffey’de de benzeri bir durum görüyoruz. Gardiyanlar açıkça onu oradan kaçırmayı teklif ediyorlar ancak John Coffey insanların acılarını çekmekten çok yorulduğunu söyleyerek kendisi ölmek istiyor.
Buradan İsa’nın acılarına geri dönelim. Hristiyanlık anlatıları der ki “İsa’nın çektiği acılar normal acılar değildi. O tüm insanlığın acılarını hissetti. O anda yaşanan, geçmişte yaşanmış ve gelecekte yaşanacak tüm acıları kendi bedeninde topladı diğer insanlar daha az acı çeksin diye.”
Filmde de yine benzer bir sahne var. Fransız abi idam edilirken John Coffey onun acısını kendi koğuşundan hissediyor. Hatta belki o acı çekmesin diye onun çekeceği acıyı kendi bedenine çekiyor.
John Coffey’nin ölürken rahip istemesinin sebebi de bu aslında. John Coffey zaten kutsal bir varlık olarak tasvir edildiği için günahsız da. Günahsız biri idam edilirken günahlarının affedilmesi için yandan dua okuyacak bir rahibe ihtiyaç duymaz. Onun yalnızca o ölürken onun için üzülecek birkaç ölüm refakatçısına ihtiyacı vardı o kadar.
Gelin filmin başına dönelim. Filmin başlarında tonton dedemiz arkadaşına geçmişini anlatmaya başlıyor ve diyor ki “Ben idam cezası alan mahkumlara bakıyordum. Genelde o bölüme Son Yol denir ama bizimkine Yeşil Yol deniyordu çünkü zemin yeşildi.” diyor.
Düşünecek olursanız idam mahkumlarıyla ilgilenen gardiyanlara, ölüme giden yoldaki refakatçiler denebilir. Film boyunca gardiyanlar ölüme giden ruhlara refakatçilik yapıp yer yer onları sakinleştirmek için çaba harcıyorlardı. Filmin sonlarına doğru dedemiz geçmişi yad ettikten sonra huzur evi koridorunu görüyoruz. Sahne yeşil yoldan oraya geçiş yapıyor ve oranın zemini de yeşil sayılır.
Bildiğiniz üzere huzurevleri de ölüme giden insanlar için bir tür refakat merkezi. Dedemiz arkadaşına geçmişini anlatırken “Bir dönem gardiyanlık yapmıştım.” diyor yani bir süre sonra gardiyanlığı bırakmış. John Coffey’nin idam edilmesini kaldıramamış ve bundan dolayı o işe devam etmek istememiş, Yeşil Yol’dan uzaklaşmak istemiş olabilir. Ancak hayat onu bir şekilde başka bir tür Yeşil Yol’a tekrar hapsetmiş. Üstelik normal Yeşil Yol’da mahkumlar en fazla bir ay kadar kalırken gardiyanımız belki on belki yüzlerce yıl orada ölümü bekleyecek. “Tüm arkadaşlarımın, ailemin ölümlerini gördüm. Bu benim lanetim.” dese de unutmayın ki John Coffey’e göre bu bir armağandı. Belki de bu şekilde düşünürsek gardiyanımız John Coffey’e ölümünde refakatçilik etti. John Coffey ise ona hediyesi ile yaşamında eşlik ediyor.
Şimdi filmdeki harika alegorik anlatımlara değindik ama bildiğiniz gibi bu başarı filmin yönetmenine ya da senaristlerine ait değil. Ünlü yazar Stephen King’e ait. Çünkü bu film Stephen King’in aynı isimdeki kitabından uyarlama. Dolayısıyla bu anlatıların hemen hepsi ona ait. En azından büyük ihtimalle ona ait.
Çünkü bildiğiniz üzere Stephen King’in kitaplarının üçte birini bile Stephen King kendisi yazmadı. Başka yazarların kitaplarını satın alıp kendi adıyla piyasaya sürdü. Eğer o kitapların hepsinin Stephen King tarafından yazıldığını düşünüyorsanız elimde satılık bir köprü var haberiniz olsun. Üstelik köprüyü alanlar köprüden geçecek Gine domuzları da hediye.
Özetle kitap Stephen King tarafından yazılsın yazılmasın bu başarının çoğu o yazara ait. O nedenle kendisini buradan tebrik etmek isterim.
Hazır Gine domuzu demişken filmde yer alan Bay Jingles’a değinelim biraz. Film boyunca aslında bir değil on iki fare görüyoruz. Bu Hollywood’ta çekilen hayvanlı filmlerde sık kullanılan bir teknik. İnsan gözü, aralarında bariz bir fark yoksa hayvanlar arasında yeterince iyi ayrım yapamadığı için Hollywood’ta bu teknik çok kullanılır. Örneğin başrolde bir kedi varsa aynı cins en az iki üç kedi kullanıldığını varsayabilirsiniz.
Buradan konuyu karakterizasyona getirmek isliyorum. Canlar filmdeki her karakter kitaptan uyarlanmış olduğu için iyi bir karakterizasyona sahip ama arka planda iyi bir karakterizasyonu olması tek başına yeterli değildir. Bu eğer ekran sürelerine de taşınmazsa bir anlamı yoktur. Yönetmen de buna dikkat ederek filmin süresini olabildiğince uzun tutmuş. Hatta bu nedenden dolayı stüdyo ile defalarca kez tartışmış. Film her ne kadar uzun olsa da filmde gereksiz tek bir sahne bile yok. Her bir sahne ya karakter geçmişlerini bize anlatıyor ya ana ve yan hikayeye doğrudan ya da dolaylı şekilde hizmet ediyor. Bu nedenle filmin doyurucu olduğu söylenebilir. En azından ben bu filmi her izlediğimde bir tür doygunluk hissettim. Belki siz de benimle aynı hisleri paylaşıyorsunuzdur.
Karakterizasyonların genel başarısından söz edip geçersek bence Wetmore isimli olağanüstü şerefsiz insanımsıya ayıp etmiş oluruz. Canlar bu kadar kötü karakter eşine az rastlanır. Genelde filmler kitaplar falan birinin kötülüğünü geçmişte yaptıkları veya yapmak istedikleri üzerinden izleyicilere, okuyuculara aktarır ancak burada merhametsizliği üzerinden bu gösterilmiş.
Karakter o kadar acımasız ki on saniye sonra ölecek adama bile merhamet gösteremiyor. Adamın tutunduğu son dal olan faresin bile ona karşı kullanıp “Fareli Köy diye bir yer yok. Seni kandırmak için söylediler.” diyor. Adamın inanmak istediği yalanını elinden alıyor. O adam da biliyor aslında Fareli Köy diye bir yer olmadığını ama etrafındaki herkes orası varmış gibi davranınca Bay Jingles’a o öldükten sonra ne olacağı konusundaki endişesi azalıyor. Karakter bence bir noktada cidden ölümden çok öldükten sonra faresine kimin bakacağı konusunda endişeleniyor. İşte o alçak, adamın son saniyelerinde bunu elinden alıyor. Bununla da yetinmiyor süngeri ıslatmayarak sadece iki üç saniyede ölecek adamın dakikalar boyunca acı çekerek ölmesini sağlıyor. Bu cidden salt kötülük. Ben film kötüsü denince akla gelen on kişinin dokuzunun bu kadar acımasız olmadığına inanıyorum açıkçası. Bir fareyi sadece adamı öldürmek için ayağıyla ezmesinden hiç bahsetmiyorum bile. Film eğer o gardiyana büyük bir ceza vermeseydi filmden bu kadar tatmin olur muydum emin değilim. Eniştesinin torpili sayesinde akıl hastanesine müdür olarak atanacağını öğrendiğimiz Wetmore’un aynı akıl hastanesine bu sefer hasta olarak yatırılması şahsen beni hem mutlu etti hem de rahatlattı.
Olayın kendi içinde barındırdığı ironi de ektsra keyif verdi.
Gelelim ırkçılık meselesine. Canlar filmler ve kitaplar genelde ırkçıları tasvir ederken yaygın bir yanılgıya düşüp sadece çok kötü insanları ırkçı gibi gösterirler. Ancak gerçek hayat böyle değildir. Dışarıdan bakıldığında iyi biri olan hatta içten içe de iyi biri olan, işinde başarılı, çocuklarını seven kişilerde ırkçı olabilir. Tıpkı bu filmdeki gibi. Filmde normalde John Coffey’yi savunması gereken avukat sırf ırkçı olduğu için görevini layıkıyla yapmıyor. Her ne kadar bize mahkeme gösterilmese de avukatın o adam suçlu demesi açıkça bunun iması.
Özellikle avukatın siyahileri köpeklere benzetmesi ve “Bir köpek yıllar boyu sadık kalabilir ama bir gün aniden size saldırabilir.” demesi onun John Coffey’i savunma konusunda ne kadar isteksiz olduğunu bize gösteriyor. Diğer bir yandan avukatın bile birden fazla motivasyona sahip olması filmin efsane olmasını sağlayan yegane unsurlardan. Sadece ırkçı olduğu için savunmasaydı motivasyon bizi tatmin edebilirdi ancak iki çocuğun öldürülmesi ve avukatın da iki çocuğunun olması ve çocuklarından birine gerçekten geçmişte sebepsiz yere bir köpeğin saldırmış olması avukata birden fazla motivasyon sağlıyor ve avukat tıpkı köpeğini öldürdüğü gibi John Coffey’nin de ölmesi gerektiğine inanıyor. Soruyorum size. Siz, sizin ölmeniz gerektiğini düşünen bir avukat tarafından idamla yargılandığınız bir davada savunulmak ister miydiniz?
Film hikayeyi bölüm bölüm ele almış tıpkı kitaptaki gibi. Kitapta Stephen King ya da yazan artık her kimse kitabı bölüm bölüm ilerletmiş. Filmde de aynısını görüyoruz filmin ilk otuz dakikasındaki yaşananlarla son otuz dakikasında yaşananlar arasında temasal açıdan büyük farklar mevcut.
Stephen King’e göre bu yazdığı kitaplar arasında filme en iyi şekilde uyarlanan yapımmış. Kendisi kitaplarından uyarlanan filmler konusu her açıldığında Yeşil Yol’un ne kadar iyi bir uyarlama olduğunu ve aslına ne kadar sadık kalındığına değiniyor.
Gelin filmden biraz daha mitoloji okuması yapalım. Filmin yaklaşık ikinci saat sekizinci dakikasına giderseniz John Coffey’nin dışarıdayken yıldızları işaret edip bakın bu Cassie dediğini duyabilirsiniz. Gardiyanlar onu ciddiye almayıp devam etseler de siz ciddiye alın çünkü bu güzel bir gönderme. John Coffey’nin “Bak patron bu Cassie. Sandalyedeki kadın.” derken kast ettiği Cassiopera takım yıldızı. Canlar hikayeyi hatırlamak için Google’da ufak bir arama yaptım ancak Cassiopera takım yıldızıyla ilgili detaylı hikayeye ne Wikipedia’den ne de benzeri sitelerden ulaşamadım. O nedenle bilmem kaç yıl önce okuduğum bir kitaptan hatırladığım kadarını anlatacağım. Bazı kısımlar yanlış olabilir. Bilgili arkadaşlar detaylarını anlatırlarsa sevinirim.
Cassiopera çok güzel bir kadın. Güzelliği ile de hep övünüyor. Bir gün “Ben tüm denizlerden daha güzelim.” diyor ve tanrılar da buna kızıp onu cezalandırıyorlar ya da ailesini cezalandırıyorlar. Bu kısımları tam hatırlamıyorum. Sonra babası bu lanetten kurtulmak için onu deniz kenarına zincirliyor. Gelgit olduğunda deniz yükselsin, deniz canavarı onu yesin, lanet bozulsun diye. Yani babası ve tanrılar tarafından sandalyede oturarak idam cezasına çarptırılıyor kibrinden dolayı. Sonrasında kurtuluyor muydu kurtulmuyor muydu hatırlamıyorum ama bir noktada işte takım yıldızına dönüşüyor.
Dediğim gibi bilmem kaç yıl önce okuduğum bir bilgi olduğu için çok yanlış bir hikaye anlatmış olabilirim lütfen bu konuda beni idare edin ama ana tema kadının sandalyede idama mahkum edilmesi. Çünkü bildiğiniz üzere film boyunca tüm mahkumlar sandalyede idama mahkum ediliyor.
Gelelim teknik bir bilgiye. Filmin ikinci saat otuzuncu dakikasında John Coffey gardiyanın elini tutarak ona Vahşi Bill’in çocuklara neler yaptığını gösteriyor. Bu sahnelerde insanlar bir tür rüya gibi hissetsinler diye daha düşük FPS yani daha düşük kare bölü saniye ile çekilmiş. Bu Hollywood’ta sık kullanılan bir yöntemdir. Sırf kare hızını yavaşlatarak bile izleyicilerin algısıyla baya bir oynamanız mümkün.
Filmdeki mitoloji göndermelerine devam edelim. İsa ölürken meleklerin ağladığı rivayet edilir demiştim hatırlarsanız. Yani bu sahnede ağlayan gardiyanlar melek olarak tasvir ediliyor. Peki cidden melek denecek kadar iyiler mi? Aslına bakarsanız evet. Örneğin Fransız arkadaşın endişenmemesi için Fareli Köy olayını anlatıyorlar. Aralarında sadece birinin tanıdığı bir kadının hayatını kurtarmak için hapishaneden birini kaçırıp tüm meslek hayatlarını riske atıyorlar. Planı yaparken bile büyük bir fedakârlık ortaya koyuyorlar. İçlerinden en genç olana “Yakalanırsak sorun yok. Sen hapishanede kalacaksın.” denince genç gardiyan “Beni neden geride bırakıyorsunuz?” diyor. Diğerleri ise “Bizim çocuklarımız çoktan büyüyüp üniversite okudu. Seninki daha bebek. İkincisi de yolda.” Diyorlar. İşlerin ters gittiği durumda bile fedakarlık yapıyorlar. Gerektiğinde bazı mahkumları cezalandırıyorlar ama unutmayın dini metinlerin hemen hepsinde meleklerin bir görevi de kötüleri cezalandırmaktır
Gelelim oyunculuklara. Filmin baş rolü Tom Hanks olduğu için bu filmin oyunculukları hakkında ne zaman konu açılsa direkt Tom Hanks konusu açılır ama bence filmin esas oyunculuğunu sergileyen John Coffey’e hayat veren Michael Clarke Duncan’dır. “Işıkları kapatma patron.” dediğinde içinizden bir şeyler koptu değil mi sizin de? Kopmasa muhtemelen bu videoyu izlemezdiniz. O ve diğer sahnelerdeki oyunculuk eşine az rastlanır cinsten.
Ben de filmi izlediğimde bir çoğunuz gibi ağladım ki bu benim hayat boyu çok az yaşadığım bir deneyim. Filmler nadir de olsa beni korkutabiliyorlar, kolaylıkla güldürebiliyorlar, heyecanlandırabiliyorlar ama çok çok azı beni ağlatacak kadar duygulandırabiliyor. İşte bu film o istisnalardan
Yine konuyu buradan bir teknik bilgiye getireceğim. Daha önce birkaç Neden Efsane incelememde hikayedeki bir karakter ile izleyici arasında bağ kurmak izleyiciye empati yaptırmak istiyorsanız bahsi geçen karaktere hikayede bir haksızlık yapılmasını sağlamalısınız. Bu bir insanın başka bir insanla en kısa yoldan empati yapıp bağ kurmasını sağlar çünkü hayatın her yerinde herkes daima haksızlığa uğrar demiştim. İşte bu film bunun en uç örneklerinden birini içeriyor.
Karaktere o kadar büyük bir haksızlık yapılıyor ki o ölürken onun için üzülmeden durmak için çelik gibi bir iradeye ya da simsiyah bir kalbe sahip olmanız gerekiyor.
Gelelim değineceğim son teknik konuya. Canlar filmde John Coffey’i canlandıran Michael Clarke Duncan aslında o kadar uzun değilmiş. Adam özel platformlarla ve özel çekim açılarıyla normalden yüzde yirmi beş daha uzun gösterilmiş pek çok sahnede bir platformun yanında duruyormuş. Duncan abinin zaten yeterince büyük biri olduğunu düşünmeleri iyi olmuş. Sırf biraz daha uzun diye daha önce oyunculuk geçmişi olmayan bir sporcuyu getirselerdi belki de aynı etki yaratılamazdı.
Sanırım şimdilik benden bu kadar. Bir dahaki incelemede görüşene dek hoşça kalın iyi ki varsınız ve unutmayın ki seviliyorsunuz.
