"Ben"lerin neye sebep olabileceklerine dair uç örnekler çoğaltılabilir.
Artık sadece ben ve benim doğrularım vardı. Benim doğrularım ile beraber olan insanlardan bizler değil, benlikler yarattım. Herkes ben olmuştu ama biz olamamıştık. Yarattığım ufak imparatorluğumu korumak için her şeyimi vermeye hazırdım.
Benden olmayanları hapsettim, hakaretler savurdum, onları "ben" yapamadıysam hakaretler ettim ve taraf olmaya zorladım. Çünkü benden farklı binlerce imparatorluk vardı ve onlar karşısında ayakta kalmak zorundaydım.
Her şeyi bildiğim için bunu doğrulamaya lüzum yoktu. Kalabalıklarım, bana yeterince cahil cesareti vermişti. Bir noktadan sonra artık imparatorluğumdaki savunduğum şeyin bile önemi yoktu. Oysa ki Hegel'in bu konudaki tavrı belliydi:
"Bilginin koşulu ve nesnesi arasındaki diyalektik ilişki izlenmelidir. Fenomenoloji, bilincin deneyiminde beliren "koşul" ile "koşullanan"ın -veya bilmenin kavramı/ölçütü ile nesnesinin- karşılıklı olarak birbirlerini belirleyip dönüştürdükleri sürecin bilimidir. Dolayısıyla Hegel'in ifadesiyle, "sınama yalnızca bilmenin sınanması değil, bilmenin ölçütünün de sınanmasıdır." Bilincin deneyiminin bilimi, bilme ediminin kendini gösterdiği biçimlerin sınanarak tüketilmesinin yolu olan "kendini tamamlayan kuşkuculuktur"".
Okuyup da anlam veremeyenler için:
Hegel'e göre bilgi ve nesne bir bütündür. Bir nesneyi beyniniz ile kavradığınızda, (daha doğrusu kavradığınızı düşündüğünüzde) ilgili nesne ile ilgili bilincin de işin içine girmesi sonucunda algınız da değişecektir. Bu değişen algı neticesinde sorulması gereken soru tek başına: "bu nesne ile ilgili olarak bilgiye sahip miyim?" değil, aynı zamanda "bu doğruya ulaşmak için kriterlerim nelerdir?" sorusu olacaktır.
İlk hikaye ile Hegel bağlantısını bilerek kurdum, alakası pek yok gibi görülse bile, bir zamanlar bizlere sistematik düşünme yöntemlerini öğreten birileri varken, bugün de sistematik olarak nasıl aptallaştırıldığımızın, yapay gündemlerin ve sosyal çürümenin bir sentezini yapmak istedim.