Ama ölüm bir türlü gelmedi.
Gökyüzünde kara bulutlar toplanmaya başlamıştı. Yağmur damlaları yavaş yavaş tenime düşerken, kabile üyeleri bir anda durdu. Gözleri gökyüzüne çevrildi. Aralarında anlaşamadığım bir dilde mırıldanmaya başladılar, sanki bir ritüelin içinde bir şey ters gitmişti. Liderleri olduğunu düşündüğüm yaşlı bir adam, elindeki tüylerle süslü asayı yere üç kez vurdu. O anda ağaca bağlanmış halimle göz göze geldik. Gözleri... başka bir şeye benzemiyordu. Sanki içinde bin yıllık bir bilgelik saklıydı.
Bana doğru yürümeye başladı. Her adımıyla yer hafifçe sarsılıyor gibiydi. Tam önümde durdu ve o bilinmedik dilde bir şeyler mırıldandı. Sonra beklenmedik bir şey oldu.
Ağaç birden titreşmeye başladı. Beni saran bağlar kendiliğinden çözülüp yere düştü. Serbest kalmıştım ama hareket edemedim. Bedenim bana ait değilmiş gibi hissediyordum.
Yaşlı adam başını eğip bana selam verir gibi bir hareket yaptı. Ardından işaret parmağını alnıma dokundurdu. Gözlerim karardı.
Gözlerimi açtığımda aynı yerdeydim, ama kabile üyeleri yok olmuştu. Ağaçların rengi farklıydı, hava farklıydı, hatta kuş sesleri bile tanıdık gelmiyordu. Sanki başka bir zamana, başka bir dünyaya geçmiş gibiydim.
Birden arkamdan bir ses geldi:
“Sen seçildin. Artık geri dönüş yok.”
Ne yapacağımı bilmiyordum. Ne seçilmesiydi bu? Ve geri dönüşü olmayan şey neydi.