Nefs İlmi

Üstün
Katılım
30 Ocak 2024
Mesajlar
3.967
Makaleler
81
Çözümler
14
Beğeniler
4.798
Modern psikolojinin gelişmesinin, terapi modellerinin çeşitlenmesinin (bilişsel davranışçı terapi, şema terapi, kabul ve kararlılık terapisi, psikanaliz, göz hareketleriyle duyarsızlaştırma terapisi, imaj dönüşüm terapisi vs. vs.), psikiyatrik ilaçların gelişiminin (eskiden olan MAOi, trisiklik antidepresanların yanında geri alım inhibitörlerinin gelişimi ve daha yeni olarak 2013 yılında yeni nesil antidepresan olarak vortioksetin piyasaya sürüldü hem geri alım inhibitörü hem de serotonin reseptör modülatörü olarak çalışıyor) yanında ruh hastalıklarının artması büyük bir paradoks oluşturuyor.

Tam teşekküllü oturaklı olduğu için ve geniş, dinamik tasavvuf gibi ayrı bir alan bağlamında İslam'ın mutlak gerçek din olduğunu düşünelim. Bu doğrultuda insanın kendi özünden uzaklaşması (Allah kendi ruhundan üfledi İslam'a göre) bu patolojik durumlar ile ilişkili olamaz mı?

Ortaçağ İslam dinine baktığımızda altın çağ görürüz. O zamanki insanların manevi yaşantısı bağlamında belli bir huzur farklı bir hal yaşantısı söz konusu. İnsanlar manevi değerlerden ve dinden uzaklaştıkça, insanın ruhi yapısı psikoloji tarafından göz ardı edilince, daha çok maddi olarak ele alınınca, kanaat ve paylaşma, veren el pozisyonundan uzaklaşıp alan el pozisyonuna (bana ver bana ver, al al al onu da al, tatminsizlik doyumsuzluk) geçmek kişinin ruhunda ağırlık oluşturmuş ve psikopatolojik durumlara zemin hazırlamış olabilir.

Psikiyatrist Mustafa Merter’in Nefs Psikolojisi yaklaşımında, insanın gerçek huzurunun ancak Allah’a yönelmekle ve nefsin tezkiyesiyle mümkün olduğunu vurgulaması dikkat çekici. Psikolojinin insana sadece zihin ve beden düzeyinde yaklaşmasının yeterli olmadığını, ruhun da işin merkezine alınması gerektiğini söylüyor. Yani Kur'an'da yer alan nefs mertebelerinde biri sıkışıp kalırsa ruhu daralır.

Aziz dost! Sen tek bir kişi değilsin; sen bir âlemsin! Sen derin ve çok büyük bir denizsin. Ey insan-ı kâmil! O senin muazzam varlığın, belki dokuz yüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir denizdir.
Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Kur'an'da insanın mertebesi konusunda şu ayetler dikkat çekiyor:

“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” Tin suresi, 4.ayet meali.

“Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.” Tin suresi 5.ayet meali.

"İşte kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delillerimiz.. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir." En'am 83.ayet

"Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir." Ali İmran 92.ayet

"Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar, kendilerine göç edip gelenleri severler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır." Haşr 9.ayet

Screenshot_20241122_184255_YouTube.webp


Freudyen kuramda insanın sadece kötücül olduğu vardır. Sadece cinsellik ve haz odaklı bir canlı olarak görülür. Fakat İslami perspektifte insanın güzel tarafı olduğu da vardır. Ki bu tarafları biz günlük yaşantımızda pek göremez isek de eskilerde görülürdü. Eskilerden kastım çok eskiler. O ince ruhlu anlayış hakimdi.

Sizce insanlar manevi bağlarını kaybettikçe, ruhlarında oluşan boşluğu modern dünyanın hızlı tüketim ve tatmin döngüleriyle doldurmaya çalışıyor olabilir mi? Ve bu tatminsizlik psikolojik rahatsızlıkların temel nedenlerinden biri olabilir mi? Allah’a olan kulluk şuurundan kopmanın, sadece bireysel değil toplumsal düzeyde de bir huzursuzluk oluşturduğunu söylemek mümkün mü?
Bu bağlamda bir şey daha söylemek isterim, Lacancı kuramda, insanın sürekli istediği, kavuşmaya çalıştığı ve ama bir türlü kavuşamadığı nesne A kavramı vardır. Lacan'ın da insanın manevi boyutunu göz ardı etmesini göz önünde bulundurarak sizce de bir şeyler düşündürücü değil mi?

İnsanın manevi boyutunu düşünen, insanın ruhsal gelişiminin de önemli olduğunu söyleyen benim bildiğim tek psikanalist Carl Gustav Jung'dur. Jung'un babası da protestan rahiptir. :)

Ayrıca bu bahsettiğim İslami bakışta insanın yükselmesi gerektiği mevzunu Kierkegaard'da da görüyoruz. O da insanın yukarı sıçrama, varoluşsal sıçrama yapması gerektiğini söylüyor.

Üçüncü olarak insanın nefs mertebelerinde sıkışıp kalmaması, sürekli yükselmesi gerektiği anlayışını bireysel psikolojinin kurucusu Alfred Adler'de görüyoruz.
İnsanın doğuştan aşağılık duygusuyla doğduğunu (esselessafilin, aşağıların en aşağısı benzerliği) ve insanın bu duyguyla baş etmek için "üstünlük çabası"na girdiğini (tabiri caizse nefsi lavvame, mülhime, raziyye ve nefsi safiyye derecelerine yükselme çabasına paralel görebiliriz) söylüyor. Bu üstünlük çabasının sağlıklı olması durumunda insanın bireysel olarak gelişeceği, üstünlük çabasının sağlıksız dinamikler üzerine olması durumunda ise patolojiler meydana geleceğini belirtiyor.

Burada anlatmak istediğim şu. Tasavvufta, İslam'da olan nefs anlayışı, nefs psikolojisi ile batının yeni yeni (son 200 yıl) geliştirdiği kuramlar çok da farklı değil gibi. Sıkıntı şurada, onlar seküler bakış açısında olduğu için hep eksik bir parça oluyor. İşte o eksik parça olan İslam anlayışı, manevi eksiklik olmadığı için mi insan ruhunda patolojiler gün geçtikçe artıyor?

Fikirlerinizi paylaşır mısınız?
 
Son düzenleyen: Moderatör: