Otomobillerde doğru bilinen yanlışlar

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan Neoxa
  • Başlangıç Tarihi Başlangıç Tarihi
  • Mesaj Mesaj 10
  • Görüntüleme Görüntüleme 203
  • Etiketler Etiketler
    doğru
Otomobiller uzun yıllardır hayatımızın bir parçası olmasına rağmen hâlâ kulaktan dolma bilgilerle kullanılan birçok araç var. Ustadan ustaya, sürücüden sürücüye aktarılan bazı bilgiler yıllar içerisinde öyle yaygın hale geldi ki birçok kişi bunları sorgulamadan doğru kabul ediyor. İşin ilginç tarafı, bu bilgilerin bir kısmı geçmişte gerçekten doğruydu. Ancak otomotiv teknolojisi değiştikçe bazı alışkanlıklar anlamını yitirdi. Buna rağmen eski bilgiler hâlâ kullanılmaya devam ediyor. Bu yazıda sürücüler arasında en yaygın şehir efsanelerini ve işin teknik tarafını inceleyeceğiz.

1. Efsane: Sabah Aracı Çalıştırınca 5-10 Dakika Isıtmak Gerekir​

Otomobillerle ilgili en yaygın inanışlardan biri sabah çalıştırılan aracın uzun süre rölantide bekletilmesi gerektiğidir. Hatta birçok sürücü özellikle kış aylarında motoru çalıştırıp kahvesini içene kadar veya sigarasını bitirene kadar aracın başında beklemeyi alışkanlık haline getirmiştir. Bunun motor ömrünü uzattığı ve motorun daha sağlıklı çalışmasını sağladığı düşünülür. Aslında bu alışkanlığın kökeni oldukça eskiye dayanıyor. Karbüratörlü araçların yaygın olduğu dönemlerde motorların soğuk havalarda düzgün çalışabilmesi için belirli süre rölantide bekletilmesi gerçekten gerekliydi. Yakıt sistemleri bugünkü kadar hassas değildi, motor yağları da günümüzde kullanılan sentetik yağlarla kıyaslanamayacak seviyedeydi. Bu nedenle araçların sabah ilk çalıştırmada nazlanması oldukça normaldi. Ancak modern otomobillerde durum büyük ölçüde değişti. Günümüzde motor kontrol üniteleri, sıcaklık sensörleri ve elektronik yakıt enjeksiyon sistemleri motorun ihtiyacı olan yakıt miktarını ve çalışma karakterini anlık olarak ayarlayabiliyor. Bu yüzden yeni nesil araçlarda motoru dakikalarca rölantide bekletmek çoğu zaman gerekli değil. Hatta işin ilginç tarafı, motorun çalışma sıcaklığına ulaşmasının en etkili yolu hareket etmektir. Araç rölantide çalışırken motor oldukça yavaş ısınır. Motor yağı belirli bir sıcaklığa ulaşsa bile şanzıman, diferansiyel ve diğer aktarma organları neredeyse hiç ısınmaz. Oysa araç çalıştırıldıktan sonra sakin şekilde kullanılmaya başlandığında tüm sistemler birlikte çalışma sıcaklığına ulaşır. Burada yapılan en büyük yanlış, motoru çalıştırır çalıştırmaz yüksek devir çevirmektir. Soğuk motorla ani hızlanmalar yapmak, tam gaz kullanmak veya motoru zorlamak elbette doğru değildir. Ancak bu durum uzun süre rölantide beklenmesi gerektiği anlamına da gelmez. Aracı çalıştırıp emniyet kemerini takmak, aynaları ayarlamak ve ardından sakin şekilde hareket etmek modern otomobiller için yeterlidir. Kısacası sabah aracı çalıştırıp dakikalarca beklemek günümüz araçlarında çoğu zaman bir fayda sağlamaz. Bu alışkanlık daha çok eski otomobillerden günümüze kalan bir refleks olarak yaşamaya devam ediyor. Modern motorlar ise uzun süre rölantide beklemek yerine kontrollü şekilde kullanılmak üzere tasarlanıyor.

2. Efsane: Kalın Yağ Motoru Daha İyi Korur​

Motor yağı konusu otomobil dünyasının en fazla yanlış bilinen alanlarından biridir. Özellikle yüksek kilometreli araç sahipleri arasında sıkça duyulan bir düşünce vardır: Motor yaşlandıkça daha kalın yağ kullanmak gerekir. Hatta bazı sürücüler, üreticinin önerdiği yağ yerine daha yüksek viskoziteli yağ kullanmanın motoru daha iyi koruyacağını düşünür. Bu düşüncenin ortaya çıkmasının nedeni tamamen mantıksız değildir. Sonuçta daha kalın bir yağın metal yüzeyler arasında daha güçlü bir koruma tabakası oluşturduğu düşünülür. Kâğıt üzerinde bakıldığında kulağa mantıklı gelir. Ancak motorların çalışma prensibi yalnızca bundan ibaret değildir. Bir motor yağı yalnızca koruma görevi yapmaz. Aynı zamanda soğutmaya yardımcı olur, sürtünmeyi azaltır ve motor içerisindeki tüm hareketli parçaların doğru şekilde yağlanmasını sağlar. Bu nedenle yağın fazla ince olması kadar gereğinden kalın olması da bazı problemler yaratabilir. Özellikle modern motorlarda yağ kanalları oldukça dar tasarlanır. Yağın motorun en üst noktalarına ve kritik yüzeylerine mümkün olduğunca hızlı ulaşması gerekir. Gereğinden kalın yağ kullanıldığında bu dolaşım yavaşlayabilir. Özellikle soğuk çalıştırmalarda yağın gerekli noktalara ulaşma süresi uzayabilir. Motorun en fazla aşındığı anlardan biri de zaten ilk çalıştırma anıdır. Bazı sürücüler yağ eksiltmeye başlayan araçlarda çözümü daha kalın yağ kullanmakta bulur. Gerçekten de bazı durumlarda yağ tüketiminde belirli seviyede azalma görülebilir. Ancak burada yapılan şey sorunu çözmek değil, belirtileri bir süreliğine gizlemektir. Eğer motor segman, supap lastiği veya farklı bir sebepten dolayı yağ tüketiyorsa asıl problem ortadan kalkmış olmaz. Üreticiler motor tasarımını yaparken yağ viskozitesini de bu tasarımın bir parçası olarak belirler. Krank yataklarından eksantrik millerine kadar tüm toleranslar buna göre hesaplanır. Bu yüzden yalnızca "kalın yağ daha iyi korur" düşüncesiyle hareket etmek çoğu zaman doğru değildir. Elbette istisnalar da vardır. Çok yüksek kilometreli ve belirli seviyede aşınmış bazı motorlarda ustalar farklı viskozite tercihleri önerebilir. Ancak bu durum her araç için geçerli değildir ve genel bir kural olarak kabul edilmemelidir. Kısacası motor yağı konusunda önemli olan en kalın yağı kullanmak değil, motorun ihtiyaç duyduğu doğru yağı kullanmaktır. Çünkü yağın görevi yalnızca koruma sağlamak değil, motorun tasarlandığı şekilde çalışmasına yardımcı olmaktır.

3. Efsane: Dizel Araç Sürekli Düşük Devirde Kullanılmalıdır​

Türkiye'de yıllardır dolaşan otomobil efsanelerinden biri de dizel motorların mümkün olduğunca düşük devirde kullanılması gerektiğidir. Bu düşünce o kadar yaygın hale gelmiştir ki bazı sürücüler araçlarını neredeyse hiç 2000 devrin üzerine çıkarmadan kullanmaya çalışır. Amaç genellikle yakıt tüketimini düşürmek ve motoru yormamaktır. İlk bakışta mantıklı gibi görünür. Sonuçta dizel motorlar düşük devirlerde yüksek tork üretir. Benzinli motorlar gibi sürekli yüksek devir çevirmeye ihtiyaç duymazlar. Ancak bu durum dizel motorun sürekli düşük devirde kullanılması gerektiği anlamına gelmez. Aslında modern dizel motorların en büyük düşmanlarından biri sürekli düşük devirde ve kısa mesafelerde kullanımdır. Bunun temel nedeni emisyon sistemleridir. Günümüzde üretilen dizel araçlarda DPF, EGR ve Turbo sistemi gibi birçok parça birlikte çalışır. Bu sistemlerin sağlıklı şekilde görev yapabilmesi için motorun belirli aralıklarla çalışma sıcaklığına ulaşması ve yeterli yük altında çalışması gerekir. Sürekli düşük devirde kullanılan araçlarda yanma verimi düşebilir. Yanma sonucunda oluşan kurum miktarı artabilir. Bu kurum zamanla EGR sisteminde, emme manifoldunda ve dizel partikül filtresinde birikmeye başlar. Özellikle şehir içinde kullanılan dizel araçlarda görülen DPF problemlerinin önemli bölümü bu nedenle ortaya çıkar. Araç sürekli kısa mesafelerde kullanılır, motor tam anlamıyla ısınamaz ve partikül filtisi kendini temizlemek için gerekli şartları bulamaz. Bu noktada bazı sürücüler dizel motorun düşük devirde çalışmasının her zaman daha sağlıklı olduğunu düşünür. Oysa motoru gereğinden düşük devirde zorlamak da farklı problemler oluşturabilir. Örneğin yüksek viteste ve düşük devirde gaz pedalına fazla yüklenmek motor üzerinde gereksiz yük oluşturur. Sürücüler bunu çoğu zaman fark etmez çünkü araç hareket etmeye devam eder. Ancak motor içindeki parçalar bu sırada ciddi yük altında çalışıyor olabilir. Otomotiv dünyasında buna "lugging" adı verilen durum denir. Türkçeye tam karşılığıyla çevirmek zor olsa da motorun boğularak çalışması şeklinde açıklanabilir. Dizel motorlar elbette sürekli yüksek devir çevirmek için tasarlanmamıştır. Ancak sürekli düşük devirde kullanmak da doğru değildir. En sağlıklı kullanım şekli motorun çalışma karakterine uygun davranmaktır. Şehir içinde normal kullanım yapılabilir ancak zaman zaman motorun çalışma sıcaklığına ulaşmasına ve daha rahat nefes almasına izin vermek gerekir. Uzun yol kullanımı ve belirli aralıklarla yapılan yüksek yük altında sürüşler özellikle DPF ve EGR sistemleri açısından faydalı olabilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta motoru bağırtmak değildir. Ama motoru sürekli boğarak kullanmak da sanıldığı kadar masum değildir. Kısacası dizel motorlar düşük devir torkuyla ünlüdür ancak bu durum onları sürekli düşük devirde kullanmak gerektiği anlamına gelmez. Modern dizel motorların uzun ömürlü olması için yalnızca yakıt tüketimine değil, emisyon sistemlerinin ihtiyaçlarına da dikkat etmek gerekir.






4. Efsane: Otomatik Şanzıman Yağı Ömürlüktür​

Otomobil dünyasında yıllardır tartışılan konulardan biri de otomatik şanzıman yağlarıdır. Bunun en büyük sebebi ise bazı üreticilerin geçmişte kullandığı "lifetime oil" yani ömürlük yağ ifadesidir. Bu ifadeyi duyan birçok sürücü, şanzıman yağının araç hurdaya çıkana kadar değiştirilmesine gerek olmadığını düşünmeye başladı. Aslında işin gerçeği biraz farklı. Öncelikle otomatik şanzıman yağının görevine bakmak gerekiyor. Motor yağının yalnızca yağlama yaptığını düşünenler olabilir ancak otomatik şanzıman yağı çok daha fazla görev üstlenir. Şanzıman içerisindeki dişlileri ve hareketli parçaları yağlar, hidrolik basınç oluşturur, vites geçişlerini yönetir ve aynı zamanda ciddi miktarda ısıyı taşıyarak sistemin soğumasına yardımcı olur. Yani bu yağ yalnızca bir yağ değildir. Şanzımanın çalışmasının temel parçalarından biridir. Sorun şu ki hiçbir yağ sonsuza kadar aynı özelliklerini koruyamaz. Zaman içerisinde yüksek sıcaklık, sürtünme ve mekanik aşınmalar nedeniyle yağın yapısı değişmeye başlar. İçerisinde çok küçük metal partikülleri oluşabilir. Katkı maddeleri zamanla görevlerini kaybedebilir. Isı döngüleri nedeniyle yağın performansı düşebilir. Bu durum motor yağında olduğu gibi otomatik şanzıman yağında da gerçekleşir. Peki o zaman üreticiler neden ömürlük yağ ifadesini kullandı? Buradaki kritik nokta "ömür" kelimesinin neyi ifade ettiğidir. Bir otomobil üreticisinin gözündeki araç ömrü ile kullanıcıların beklentileri her zaman aynı değildir. Bazı üreticiler için 150-200 bin kilometrelik kullanım dönemi araç ömrü olarak değerlendirilebilir. Ancak birçok kullanıcı aracını çok daha uzun süre kullanmak ister. İşte tartışma da tam burada başlıyor. Şanzıman yağı değiştirilmeyen birçok araç 150 bin kilometreyi sorunsuz şekilde görebilir. Ancak kilometre yükseldikçe yağın performansındaki düşüş daha belirgin hale gelir. Bazı sürücüler vites geçişlerinin sertleştiğini fark eder. Bazıları hafif sarsıntılar hissetmeye başlar. Bazı araçlarda ise herhangi bir belirti görülmeden iç aşınma yavaş yavaş devam eder. Burada bir yanlış anlaşılmayı da düzeltmek gerekiyor. Şanzıman yağının değişmesi gerektiğini söylemek, her aracın belirli kilometrede mutlaka arıza çıkaracağı anlamına gelmez. Ancak yağ değişiminin yapılmasının amacı zaten arıza çıktıktan sonra müdahale etmek değil, aşınmayı mümkün olduğunca azaltmaktır. Özellikle tork konvertörlü otomatik şanzımanlar, CVT sistemleri ve çift kavramalı şanzımanlar yağ kalitesine oldukça duyarlıdır. Kullanılan yağın viskozitesi, sıcaklık dayanımı ve katkı yapısı şanzımanın çalışma karakterini doğrudan etkiler. Bir başka şehir efsanesi de yüksek kilometreli araçlarda şanzıman yağı değişiminin zararlı olduğu yönündedir. Bu düşünce genellikle bakımı yıllarca ihmal edilmiş araçlarda yaşanan bazı olumsuz örneklerden kaynaklanır. Çok uzun süre değiştirilmeyen ve ciddi aşınma yaşamış bazı şanzımanlarda yağ değişimi sonrasında mevcut problemler daha belirgin hale gelebilir. Ancak bunun sebebi yağ değişimi değildir. Sorun zaten uzun süredir şanzımanın içerisinde bulunmaktadır. Kısacası otomatik şanzıman yağı sihirli bir sıvı değildir ve sonsuza kadar aynı özelliklerini koruyamaz. Şanzıman, aracın en pahalı mekanik sistemlerinden biridir ve sağlıklı çalışabilmesi için yağın durumu büyük önem taşır. Bugün birçok şanzıman uzmanının ortak görüşü, otomatik şanzıman yağının belirli aralıklarla kontrol edilmesi ve aracın kullanım şartlarına göre yenilenmesinin uzun vadede şanzıman ömrüne olumlu katkı sağladığı yönündedir. Bu nedenle "ömürlük yağ" ifadesini, "asla değiştirilmez" şeklinde yorumlamak doğru değildir.

5. Efsane: Premium Yakıt Kullanmak Aracı Daha Güçlü Yapar​

Akaryakıt istasyonlarında sık karşılaşılan durumlardan biri de budur. Bazı sürücüler premium yakıt kullandıklarında araçlarının daha güçlü hale geldiğini, daha iyi hızlandığını veya motorun daha sağlıklı çalıştığını düşünür. Hatta kimi zaman aynı aracın yalnızca yakıt değişimiyle ciddi performans kazandığı bile iddia edilir. Bu düşüncenin ortaya çıkmasının temel sebebi oktan kavramının yanlış anlaşılmasıdır. Öncelikle şunu bilmek gerekiyor: Oktan değeri yakıtın kalitesini veya enerji miktarını gösteren bir değer değildir. Oktan sayısı, yakıtın sıkıştırma altında kendiliğinden tutuşmaya karşı gösterdiği direnci ifade eder. Yani yüksek oktanlı yakıt daha güçlü bir yakıt değildir. Motorun ihtiyaç duyduğu oktan seviyesi ile kullanılan yakıtın oktan seviyesi birbirinden farklı konulardır. Örneğin üretici tarafından 95 oktan kullanımına göre tasarlanmış bir motor düşünelim. Bu motora sürekli 98 oktan yakıt koymak genellikle ekstra performans sağlamaz. Çünkü motor zaten 95 oktanla çalışabilecek şekilde tasarlanmıştır. Ateşleme haritası, sıkıştırma oranı ve motor yönetim sistemi buna göre ayarlanmıştır. Bu noktada bazı sürücüler "Ama ben fark hissediyorum" diyebilir. Bazı durumlarda gerçekten hissedilen küçük değişiklikler olabilir. Ancak bunların önemli kısmı motorun çalışma karakteriyle veya kullanılan yakıtın katkı paketleriyle ilgilidir. Güç artışıyla karıştırılmaması gerekir. Yüksek performanslı bazı Turbo motorlarda durum biraz farklıdır. Eğer motor yönetim sistemi yüksek oktanlı yakıtı algılayabiliyor ve buna göre ateşleme zamanlamasını değiştirebiliyorsa belirli şartlarda performans artışı görülebilir. Ancak bu her araç için geçerli değildir. İşte burada yapılan en büyük hata ortaya çıkıyor. Bir araçta premium yakıtın fayda sağlaması, tüm araçlarda aynı sonucun alınacağı anlamına gelmez. Aslında birçok sürücü için daha önemli konu doğru oktanı kullanmaktır. Üretici 95 oktan öneriyorsa çoğu durumda yapılması gereken de budur. Sürekli daha yüksek oktan kullanmak motoru sihirli şekilde güçlendirmez. Bir başka yanlış inanış da premium yakıtın motoru tamamen temiz tuttuğu düşüncesidir. Premium yakıtların içerisinde farklı katkı paketleri bulunabilir. Bazı durumlarda enjektör ve yakıt sistemi temizliğine yardımcı olabilirler. Ancak yıllarca oluşmuş kurum birikimlerini ortadan kaldıran mucizevi ürünler değillerdir. Motorun temiz kalmasını sağlayan en önemli faktör hâlâ düzenli bakım, doğru yağ kullanımı ve sağlıklı çalışma şartlarıdır. Yakıt konusu açıldığında çoğu zaman "hangi istasyondan aldığın daha önemli" yorumu yapılır. Bunun da belirli ölçüde doğruluk payı vardır. Yakıtın depolama şartları, istasyonun bakım durumu ve genel kalite standardı bazı durumlarda markadan bile daha fazla önem taşıyabilir. Kısacası premium yakıt her araçta ekstra güç üretmez. Eğer aracınızın üreticisi daha yüksek oktan gerektirmiyorsa yalnızca pahalı yakıt kullanarak ciddi performans artışı beklemek doğru değildir. Motorun ihtiyaç duyduğu yakıtı kullanmak her zaman en mantıklı seçimdir. Daha yüksek oktan her zaman daha fazla performans anlamına gelmez.

6. Efsane: Yüksek Kilometreli Araç Alınmaz​

İkinci el otomobil piyasasında en fazla önem verilen konulardan biri kilometredir. Hatta birçok kişi araç bakarken ilk olarak model yılına bile değil, kilometre göstergesine bakar. 100 bin kilometrenin altındaki araçlar güvenli kabul edilirken, 200 bin kilometreyi geçmiş araçlar çoğu zaman daha ilan açıldığı anda elenmeye başlar. Bu yüzden yıllardır süregelen bir inanış vardır: Yüksek kilometreli araç alınmaz. Aslında bu düşüncenin tamamen sebepsiz olduğunu söylemek mümkün değil. Sonuçta kilometre arttıkça aracın motoru, şanzımanı, süspansiyonu ve diğer mekanik parçaları daha fazla çalışmış olur. Teorik olarak bakıldığında düşük kilometreli bir aracın daha az yıpranmış olması beklenir. Ancak ikinci el piyasasında işler çoğu zaman teorideki kadar basit değildir. Bir otomobilin ne kadar yol yaptığı kadar, o yolu nasıl yaptığı da önemlidir. Sürekli uzun yolda kullanılmış, bakımları zamanında yapılmış ve mekanik olarak iyi korunmuş bir araç ile şehir içinde hor kullanılmış, bakımları geciktirilmiş bir aracı yalnızca kilometre rakamına bakarak kıyaslamak doğru sonuç vermez. Örneğin 300 bin kilometre yapmış bir şirket aracı düşünelim. Aracın büyük bölümü uzun yolda geçmiş olsun. Motor sürekli çalışma sıcaklığında kullanılmış, yağ değişimleri düzenli yapılmış ve bakım kayıtları eksiksiz tutulmuş olsun. Şimdi de 120 bin kilometrede başka bir araç düşünelim. Kısa mesafelerde kullanılmış, bakımları sürekli geciktirilmiş, birkaç kez hararet görmüş ve uzun süre eksik yağla kullanılmış olsun. Kağıt üzerinde ikinci araç daha cazip görünse de mekanik açıdan durum tam tersi olabilir. Bu yüzden deneyimli kullanıcılar kilometreye tek başına bakmaz. Bakım geçmişi, kullanım şekli ve aracın genel kondisyonu çoğu zaman kilometreden daha fazla bilgi verir. İşin bir diğer tarafı da kilometre takıntısının ikinci el piyasasında farklı sonuçlar doğurmasıdır. İnsanlar düşük kilometreye bu kadar önem verdiği için bazen yüksek kilometreli ama düzgün araçlar değerinin altında fiyatlara satılabilir. Buna karşılık düşük kilometreli olduğu için gereğinden pahalıya satılan ve aslında ciddi problemler taşıyan araçlar da bulunabilir. Yüksek kilometreli araçların tamamı sorunsuzdur demek elbette doğru olmaz. Kilometre arttıkça bazı parçaların ömrünün sonuna yaklaşması kaçınılmazdır. Turbo, enjektör, debriyaj, süspansiyon elemanları veya çeşitli yürüyen aksam parçaları belirli bir kullanım sonrasında yenilenmek isteyebilir. Ancak bu durum yüksek kilometreli her aracın kötü olduğu anlamına gelmez. Önemli olan bu parçaların mevcut durumunu ve aracın geçmişini değerlendirebilmektir. Bugün dünyanın birçok yerinde taksiler, filo araçları ve ticari araçlar 500 bin kilometrenin, hatta bazı durumlarda 1 milyon kilometrenin üzerine çıkabiliyor. Bu araçları ayakta tutan şey düşük kilometre değil, doğru bakım ve doğru kullanım oluyor. Kısacası kilometre önemli bir veridir ancak tek başına karar vermek için yeterli değildir. Bir otomobilin değerini belirleyen şey yalnızca kaç kilometre yaptığı değil, o kilometre boyunca nasıl kullanıldığıdır. İkinci el araç alırken kilometre göstergesine bakmak gerekir ama yalnızca ona bakarak karar vermek çoğu zaman hatalı sonuçlara yol açabilir.




7. Efsane: Motor Yağı Siyahlaştıysa Değişim Zamanı Gelmiştir​

Motor yağını kontrol eden birçok sürücü yağın renginin koyulaştığını gördüğünde yağın ömrünü tamamladığını düşünür. Hatta bazı kişiler yağın siyaha dönmesini doğrudan yağın bozulduğunun göstergesi olarak kabul eder. Bu nedenle zaman zaman daha birkaç bin kilometre kullanılmış yağların bile değiştirilmesi gerektiği yönünde yorumlar görmek mümkündür. Aslında motor yağının koyulaşması çoğu durumda tam tersine görevini yaptığını gösterir. Motor çalıştıkça yanma sonucu ortaya çıkan kurum, karbon parçacıkları ve çeşitli kirleticiler yağ tarafından tutulur. Yağın önemli görevlerinden biri de bu kirleticileri motor içerisinde dolaştırmadan filtreye taşımaktır. Bu nedenle yağın zamanla renginin koyulaşması oldukça normal bir durumdur. Özellikle dizel motorlarda bu durum çok daha belirgindir. Dizel motorlar çalışma karakterleri gereği benzinli motorlara göre daha fazla kurum üretir. Bu yüzden yeni değiştirilen bir yağın bile birkaç yüz kilometre sonra koyulaşması mümkündür. Bu durum yağın işlevini kaybettiği anlamına gelmez. Asıl önemli olan yağın rengi değil, yağın fiziksel ve kimyasal özelliklerini ne ölçüde koruyabildiğidir. Çünkü bir yağ dışarıdan bakıldığında hâlâ temiz görünebilir ancak katkı maddelerinin önemli kısmını kaybetmiş olabilir. Aynı şekilde koyu renkli bir yağ da görevini yerine getirmeye devam ediyor olabilir. Bu nedenle yağ değişim zamanı belirlenirken yağın rengine değil, üreticinin belirlediği bakım aralıklarına, kullanım şartlarına ve aracın teknik gereksinimlerine bakılmalıdır. Sürekli kısa mesafe kullanılan, ağır yük çeken veya yoğun şehir trafiğinde çalışan araçlarda yağ daha hızlı yıpranabilir. Ancak bunu yalnızca yağın rengine bakarak anlamak mümkün değildir. Kısacası motor yağının siyahlaşması tek başına değişim zamanı geldiğini göstermez. Hatta çoğu durumda yağın kirleri bünyesinde tutarak görevini yaptığının işaretidir. Yağ değişiminde belirleyici olan renk değil, yağın çalışma ömrüdür.




8. Efsane: Benzin Deposu Sürekli Full Tutulmalıdır​

Otomobil dünyasında yıllardır dolaşan tavsiyelerden biri de yakıt deposunun mümkün olduğunca dolu tutulması gerektiğidir. Bu tavsiyeyi verenlerin büyük kısmı da aynı gerekçeyi öne sürer: "Depoyu boş kullanırsan yakıt pompası bozulur." Bu düşüncenin tamamen yanlış olduğunu söylemek doğru olmaz ancak anlatıldığı kadar kesin bir kural da değildir. Yakıt pompaları birçok araçta depo içerisinde çalışır ve yakıt tarafından soğutulur. Bu nedenle deponun sürekli dip seviyelerde kullanılması teorik olarak pompanın çalışma şartlarını olumsuz etkileyebilir. Özellikle sıcak havalarda ve uzun süre çok düşük yakıt seviyesinde kullanılan araçlarda pompa normalden daha fazla zorlanabilir. Fakat buradan hareketle deponun sürekli ağzına kadar doldurulması gerektiği sonucuna ulaşmak doğru değildir. Çünkü milyonlarca araç günlük hayatta depo yarım seviyede veya çeyrek depo seviyelerinde kullanılıyor ve herhangi bir sorun yaşamıyor. Yakıt pompalarının çalışma prensibi de zaten yalnızca tam dolu depoya göre tasarlanmıyor. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta aracın sürekli yakıt lambası yanarken kullanılmamasıdır. Çünkü deponun dibinde zamanla oluşan tortuların sürekli hareket etmesi, pompanın daha fazla çalışması ve özellikle eski araçlarda oluşabilecek bazı problemler risk oluşturabilir. Bir başka yanlış inanış da deponun sürekli dolu tutulmasının yakıt tüketimini düşürdüğü yönündedir. Gerçekte durum tam tersidir. Yakıt da bir ağırlıktır. Sürekli tamamen dolu depo ile dolaşmak aracın taşıdığı yükü artırır. Elbette bu fark günlük kullanımda hissedilecek seviyede değildir ancak teorik olarak tam dolu depo yakıt tüketimini azaltmaz. Bu konuda dikkat edilmesi gereken bir diğer detay ise uzun süre kullanılmayacak araçlardır. Eğer araç haftalarca veya aylarca yatacaksa depo seviyesinin yüksek tutulması bazı avantajlar sağlayabilir. Depo içerisindeki nem oluşumu azalabilir ve yakıt sistemi daha sağlıklı korunabilir. Ancak bu durum günlük kullanım için geçerli bir gereklilik değildir. Kısacası yakıt pompasını korumak için sürekli tam depo kullanmak zorunda değilsiniz. Ancak aracı sürekli yakıt lambası yanarken kullanmak da doğru bir alışkanlık değildir. En mantıklı yaklaşım, depo seviyesini makul aralıklarda tutmak ve yakıtı son damlasına kadar kullanmaya çalışmamaktır.

9. Efsane: Klima Çok Yakıt Harcar, Mümkün Olduğunca Açılmamalıdır​

Yaz aylarında en sık duyulan tavsiyelerden biri klimanın gereksiz yere kullanılmaması gerektiğidir. Hatta bazı sürücüler sıcak havalarda camları açıp yolculuk yapmayı, klimayı çalıştırmaktan daha ekonomik bir yöntem olarak görür. Bu düşüncenin ortaya çıkmasının nedeni geçmişte üretilen araçlardır. Eski nesil otomobillerde klima sistemleri gerçekten hissedilir seviyede güç tüketebiliyor, özellikle küçük hacimli motorlarda performans kaybı belirgin şekilde fark edilebiliyordu. Günümüzde ise durum büyük ölçüde değişmiş durumda. Modern klima kompresörleri geçmişe göre çok daha verimli çalışıyor. Evet, klima çalıştığında motordan belirli miktarda güç çeker ve yakıt tüketimini artırır. Bunu inkâr etmek mümkün değildir. Ancak birçok kişinin düşündüğü kadar dramatik seviyelerde bir fark oluşmaz. İşin ilginç tarafı yüksek hızlarda cam açmanın da tamamen ücretsiz olmamasıdır. Özellikle otoyol süratlerinde açık camlar aracın aerodinamik yapısını bozar. Oluşan hava direnci motorun daha fazla çalışmasına neden olur. Belirli hızlardan sonra cam açık kullanmak ile klima kullanmak arasındaki tüketim farkı sanıldığı kadar büyük olmayabilir. Üstelik konu yalnızca yakıt tüketimi değildir. Sürekli açık camlarla yapılan yolculuklar kabin içerisindeki gürültüyü artırır, uzun yolda yorgunluğu yükseltir ve sıcak havalarda sürüş konforunu ciddi şekilde düşürür. Bu nedenle yalnızca birkaç damla yakıt tasarrufu uğruna klimadan tamamen vazgeçmek çoğu zaman mantıklı değildir. Kısacası klima yakıt tüketimini artırır ancak yıllardır anlatıldığı kadar büyük bir fark yaratmaz. Özellikle modern araçlarda sürüş konforundan tamamen vazgeçmeyi gerektirecek bir tüketim artışı söz konusu değildir.




10. Efsane: Boyasız Araç Her Zaman Daha iyidir​

İkinci el otomobil piyasasında kilometreden sonra en fazla takıntı haline getirilen konulardan biri boyadır. Öyle ki bazı alıcılar aracın mekanik durumuna bakmadan önce ekspertiz raporunda boya olup olmadığına odaklanır. Bu yüzden yıllardır süregelen bir inanış oluşmuştur: Boyasız araç her zaman daha iyidir.
Aslında boya ile araç kalitesi arasında doğrudan bir ilişki kurmak çoğu zaman doğru değildir.
Bir otomobil düşünelim. Park halindeyken çamurluğuna sürtülmüş olsun ve yalnızca ilgili parça profesyonel şekilde boyanmış olsun. Şimdi de başka bir araç düşünelim. Hiç boyası olmasın ancak yıllarca bakımları ihmal edilmiş, motoru yorgun düşmüş ve mekanik olarak ciddi masraflar barındırsın. Sırf boyasız olduğu için ikinci aracın daha iyi olduğunu söylemek mümkün değildir.
Türkiye'de boya çoğu zaman kazayla eş anlamlı düşünülüyor. Oysa her boya işlemi ağır hasar anlamına gelmez. Güneş yanıkları, çizikler, park sürtmeleri veya kozmetik işlemler nedeniyle de boya yapılabilir. Önemli olan boyanın varlığı değil, neden yapıldığıdır.
Elbette değişen parçalar, şasi işlemleri veya ağır kazalar farklı değerlendirilmelidir. Ancak yalnızca bir veya iki parça boyalı diye bir aracı kötü ilan etmek çoğu zaman doğru sonuç vermez. Hatta bazen düzgün şekilde onarılmış boyalı bir araç, geçmişi belirsiz boyasız bir araçtan daha güvenilir olabilir.
İkinci el araç alırken asıl odaklanılması gereken konu aracın genel kondisyonu, bakım geçmişi ve mekanik durumudur. Boya önemli bir kriterdir ancak tek başına belirleyici olmamalıdır.




11. Efsane: Lastiğin Dişi Varsa Lastik iyidir​

Otomobillerde güvenliği doğrudan etkileyen en önemli parçalardan biri lastiktir. Buna rağmen ikinci el araç alırken veya mevcut lastikleri değerlendirirken birçok kişinin baktığı tek şey diş derinliğidir. Lastiğin dişi duruyorsa kullanılabileceği düşünülür. Aslında lastiklerin ömrünü belirleyen tek unsur aşınma değildir. Lastikler kauçuk esaslı ürünlerdir ve zamanla yaşlanırlar. Araç hiç kullanılmasa bile güneş ışığı, sıcaklık değişimleri, nem ve çevresel faktörler nedeniyle yapıları değişmeye başlar. Kauçuk sertleşir, esnekliğini kaybeder ve yol tutuş özellikleri zayıflar. Bu yüzden üzerinde hâlâ bol miktarda diş bulunan bir lastik, yaşlanmış olduğu için performansını önemli ölçüde kaybetmiş olabilir.
Burada devreye DOT tarihi girer. Lastiğin üretim tarihi yanak kısmında yer alan DOT kodundan okunabilir. Birçok sürücü bu bilgiyi hiç kontrol etmez. Oysa bazen ikinci el araçların üzerinde neredeyse kullanılmamış görünen ancak 8-10 yıllık lastikler bulunabiliyor.



Sorun şu ki yaşlanan lastik ilk bakışta kendini belli etmeyebilir. Araç normal şekilde kullanılmaya devam eder. Ancak özellikle yağışlı havalarda, ani frenlerde veya yüksek hızlarda lastiğin performans kaybı ortaya çıkmaya başlar. Yol tutuş zayıflar, fren mesafesi uzar ve güvenlik seviyesi düşer. Bu nedenle lastik değerlendirilirken yalnızca diş derinliğine bakmak yeterli değildir. Üretim tarihi, kauçuğun genel durumu ve lastiğin çalışma şartları da en az diş miktarı kadar önemlidir. Kısacası lastiğin dişinin olması her zaman iyi durumda olduğu anlamına gelmez. Bazen eski bir lastik, yeni görünen dişlerine rağmen aracın üzerindeki en riskli parça haline gelebilir.




Otomobiller hakkında kulaktan kulağa yayılan bilgiler yıllar içerisinde o kadar fazla tekrar ediliyor ki bir süre sonra gerçekmiş gibi kabul edilmeye başlanıyor. Üstelik bu bilgilerin bir kısmı geçmişte gerçekten doğruydu. Ancak otomotiv teknolojisi geliştikçe motorlar, şanzımanlar, yakıt sistemleri ve elektronik kontrol üniteleri de değişti. Buna rağmen eski alışkanlıkların ve tavsiyelerin büyük bölümü günümüze kadar ulaşmayı başardı. Bu yüzden bir araçla ilgili duyulan her bilgiyi sorgulamadan kabul etmek doğru bir yaklaşım değil. Çünkü bazen iyi niyetle verilen bir tavsiye, günümüz araçlarında hiçbir fayda sağlamayabiliyor. Hatta bazı durumlarda tam tersine zarara bile yol açabiliyor. Otomobillerde uzun ömür ve sorunsuz kullanımın sırrı çoğu zaman gizli bilgilerde veya mucize yöntemlerde değil; doğru bakımda, doğru kullanım alışkanlıklarında ve üreticinin tavsiyelerine uygun hareket etmekte yatıyor. Bir aracın motorunu koruyan şey sürekli farklı yağ denemek değil zamanında bakım yaptırmaktır. Şanzımanı koruyan şey kulaktan dolma tavsiyeler değil doğru yağ ve doğru kullanım şartlarıdır. Lastikleri güvenli yapan şey yalnızca diş derinliği değil, yaşları ve genel durumlarıdır. Kısacası otomobil dünyasında her duyduğumuz bilgi doğru olmayabilir. Bu nedenle karar verirken söylentilerden çok teknik verilere, bakım kayıtlarına ve güvenilir kaynaklara güvenmek her zaman daha sağlıklı sonuç verecektir. Çünkü otomobillerde doğru bilinen bir yanlış bazen gereksiz masrafa, bazen de çok daha büyük problemlere neden olabilir?

HERKESE GÜVENLİ SÜRÜŞLER.
 
Son düzenleyen: Moderatör:
Hocam ilk efsane doğru ama? Bir süre sonra yanma odası duvarlarında aşınma olmuyor mu araç çalıştırıldığı gibi giderse? En az 1 dakika beklense yeter diye biliyorum ben.
 
Motor yağı seçimi biraz da kullanıma göre şekillenmeli. Atıyorum 5W30 yağ önerilen bir motor eğer çok sık gazlanıyorsa ve sıkıştırılıyorsa bir de üstüne yazılım gibi etkenler varsa motorun yapısı araştırılarak 5W40'a geçilebilir çünkü yüksek ısılarda film bütünlüğünü daha iyi koruyor.

Bu arada bu dizelleri düşük devir kullananlar yüzünden sadece DPF ve EGR tıkanmakla kalmıyor, manifoldlar ve turbo kurum bağlıyor. İkinci el aldığım aracıma carbon clean yaptırmıştım araç canlanmıştı.

Sadece otomatik değil tüm şanzımanların yağı değişmeli çünkü hiç bir yağ ömürlük değil. O yağ kullanılmadığı zaman bile bir raf ömrüne sahipken sık sık ısınıp soğuyan bir yağ ömürlük asla olamaz ancak gel bunu bizim sanayi ustalarına anlat

Bu arada dizel araç kullananlar bilir motor yağı ilk 1 günde simsiyah olur zaten.
 
Eline sağlık hocam ama birkaç tanesi aslında doğru.

Motoru çalıştırıp birkaç dakika rölantide bekletmek zararlı değil, aksine yararlıdır. Rölantide bekleyip motoru ısıtıp da kalktığın zaman yine aktarma organları aynı derecede ısınacak. Hem motor önceden sıcak olacağı için aşınma sorunu da olmayacak. Hem bunu sadece sıcaklık olarak da algılamayın. Yağın motorun içinde yayılması ve sistemin de ısınması lazım.

Boya konusuna gelirsek Türkiye şartlarında boyasız araç iyidir. Avrupa şartlarında ise mekaniği olan iyidir. Çünkü genelde Türkiye'de sanayiye giren bir araç işi bilen, işini hakkıyla yapan birine gitmiyor. Ülkemizin insanı dürüst değildir hepimiz biliyoruz. Focus vardı bizde, sanayiye 15 yıldır bir kere bile gitmeyen araç yağ damlatıyor diye bir kere sanayiye götürdük ondan sonra her haftamız sanayide geçti. Beceriksizin eline geçerse araç eskisi gibi olamayabiliyor
 
Son düzenleme:

Motorlar birkaç dakikada ısınmazlar, dizeller 10 dakikada bile tam ısınmazlar. Ben benim dizelle 10 dakika yol yapıyorum anca 80 dereceye yaklaşıyor motor.

Bu arada modern sistemlerde (10-15 yıllık motorlarda) zaten yağ çok kısa sürede her yere ulaşmış oluyor. 1 dakikayı bile bulmuyor diyebilirim.
 
Hocam ilk efsane doğru ama? Bir süre sonra yanma odası duvarlarında aşınma olmuyor mu araç çalıştırıldığı gibi giderse? En az 1 dakika beklense yeter diye biliyorum ben.

Yağın kalın veya ince olmasına göre değişir. Ben tamamen stop etmeyecek dereceye gelene kadar ortalama 2,5 dakika rölantide çalışır, sonrasında hareket ederim, çok devir çevirmemek şartıyla.
 
Aracı çalıştırıp emniyet kemerini takmak, aynaları ayarlamak ve ardından sakin şekilde hareket etmek modern otomobiller için yeterlidir.
Rampa çıkılacaksa yani yüksek devirde kullanılacaksa biraz daha fazla beklenmesi taraftarıyım. Yağın her yere ulaşması daha fazla sürüyor.

İkincisine genel olarak katılmıyorum. Öncelikle halk arasında kalın denen yağ viskozitesi fazla olan yağ.
Açıp kontrol edemeyeceğim çünkü hangisinde olduğunu bile hatırlamıyorum ama en az bir kullanma kılavuzunda araç şu kilotmetreyi geçtiyse daha kalın yağ kullanabilirsiniz gibi bir ifade vardı diye hatırlıyorum. Buna ek olarak hiç değinmemişsiniz ama aracın kullanılacağı ortam sıcaklığına göre de yağ kalınlığı değişir. Bundan herhalde her kullanma kılavuzunda bahsedilir diye düşünüyorum.
Yağ kanalları yağın kalınlığına kıyasla devasa kalıyor. Boyutları önemsiz.

Şanzıman yağına gereksiz konuşmuşsunuz. Kullanma kılavuzunda yazan bir şey için bir kelimeden fazla konuşmak israftan başka bir şey değil.
 
Hocam birkaç dakikada tam ısınmaz ama marşa basıp pat diye kalkmaktan her türlü çok daha iyidir. Hem bir yere gidecek zaman öyle 8-10 dakika beklemek de biraz fazla gelir insana. 2-3 dakika ideal.
 
Sabah vakti arabayı rölantide çalıştırmayı tutuyorum, binek otomobilde 3-5 dakika yağın parçalara nüfus etmesi ve aşınmanın bir miktar önüne geçmesi için yeterli bir süre.
Rölantiden sonra da 10-20 dakika arabayı yolda hor kullanmayınca yağlanma, motor sıcaklığı ideal seviyelere ulaşır.
 
Yine de inadına sabah arabamın ısınmasını beklerken kahvemi içeceğim, illa Opet'ten yakıt alacağım, benzin depomu her zaman full tutacağım.
 
Bu siteyi kullanmak için çerezler gereklidir. Siteyi kullanmaya devam etmek için çerezleri kabul etmelisiniz. Daha Fazlasını Öğren.…