Xackwild 77
Uzman
- Katılım
- 3 Kasım 2025
- Mesajlar
- 173
- Çözümler
- 1
- Beğeniler
- 133
Benliğimizdeki parçalanma ve süreklilik kaybı, bireysel olarak yaşadığımız psikolojik bir sorundan ziyade, doğrudan doğruya neoliberal üretim ilişkilerinin ve toplumsal koşulların kişiliğimizde yarattığı yapısal bir kriz.
Garip bir çağda yaşıyoruz. Bu çağa doğan her şey belli bir düzeyde absürtlük, çelişki, parçalılık ve belirsizlik özellikleriyle kuşanmış. Peki, bu çağa doğan bireyler postmodern sakatlıklardan azade mi?
Çağın benliğimize en sıkı saldırdığı noktalardan birisi geçmişten bugüne kendimizi bir bütün olarak, sürekli bir varlık olarak hissetme özelliğimiz. Benlik sürekliliği dediğimiz bu duygu psikoloji açısından hep önemli bir kavram olagelmiş. Benliğin bilimsel olarak incelenmeye başlandığı yıllardan itibaren, dünkü, iki ay önceki veya 10 yıl önceki benle şu anki ben arasında hissettiğimiz sürekliliğin nasıl ortaya çıktığı araştırmalara konu olmuştur. Benlik psikolojisinin öncü isimlerinden William James bu soruya şu şekilde cevap vermiştir: Bilincin akışında işleme alınan her şey o bilincin izlerini taşır; kendine has bir varlık olarak her bireyin zihni işlemleyerek elde ettiği psikolojik ürüne kimi karakteristik özellikler kazandırır. James devam eder, benlikle ilgili süreçlere dahil olan duygular geçmişteki benlerle şu anki ben arasında tanıdıklık duygusu yaratan kilit unsurlardır. İnsanların görece daha kestirilebilir, düzenli ve sade bir yaşamın içerisinde daha az kimlikle, daha mütevazı amaçlarla ve daha küçük bir sosyal çevreyle bağlantılı var olduğu o yıllarda görece sağlıklı işleyen bir mekanizma tarif ediyordu William James. O yıllardan günümüze çok şey değişti.
Birey olarak maruz kaldığımız bilgi bombardımanı gigabaytlar düzeyine erişti; sosyal çevremiz onlu sayılardan sosyal medya sayesinde binli rakamlara dayandı; kimlik siyasetiyle her tutumumuz, her düşüncemiz yeni bir sosyal kimlik olarak varoluşumuza yamalanmaya başladı. Benliğin bir meta olarak tanımlanmasında kat edilen yol öyle noktalara geldi ki artık adımlarımızı sayan, uyku kalitemizi ölçen, beğenirliğimizi sosyal medyada aldığımız kalplerle sayısallaştıran bir teknolojiye kavuştuk. Aydınlanma çağının anlam arayan bireylerinin yerini, mutlu olma sanatında yetkinleşmek için kişisel gelişim programlarını büyük bir ciddiyetle uygulayan bireyler aldı. Esnek üretime uygun amorf bir varlığa dönüştürüldük ve bu varlık huzursuz.
Peki, postmodern birey için benlik sürekliliği mekanizması hâlâ işleyebiliyor mu? Bu soru üzerine kitaplar yazılır. Geçmişteki benlerle şu anki beni ve gelecekteki olası benlikleri birbirine bağlayan unsurlara kısaca göz attığımızda sorunun devasa kapsamı da ortaya çıkar. William James’in kendine has niteliklere sahip bir bilinç ifadesinde tutarlı bir varoluş biçimine gizli gönderme vardır. Bu nitelikler bireyin sahip olduğu değerlerden, inançlardan, dünya görüşlerinden, gündelik alışkanlıklardan ve hatta estetik eğilimlerden hasıl olur.Modern çağda bu nitelikleri bireyler somut yaşantıları içinde damıtarak, yaşayarak elde ederlerdi. Psikolojik süreçlerde dönemin ana sorunu üretim ilişkilerinden kaynaklı yabancılaşmaydı. O yüzden de Sovyetler'de psikoloji alanındaki tartışmaların tam kalbinde duran konu işte bu etkinlik ve zihin ilişkisiydi.
Postmodern çağda praksis ile bilinç arasındaki bağ arka arkaya daha ağır darbeler aldı, yabancılaşma olgusu ulaşabileceği en üst niteliklere kavuştu. Market stantlarında artık sadece ürünler sıralanmıyor çünkü, aldığımız ürün bir yaşam stili paketinin bileşeni olarak sunuluyor. Çevreciler için ayrı markalar, muhafazakârlar için ayrı markalar, saygın elitler, feministler, zengin görünmeyi sevenler, yogacılar, doğaseverler gibi bir dolu yaşam stili kredi kartımızın emrinde. Üstelik bu yaşam stillerini herhangi bir değer bütününü sahiplenmeden, o kimliğe büyük anlamlar yüklemeden elde edebiliyoruz. Uçucu ve geçici bir varoluş akışı içerisinde anlık performanslar olarak deneyimleyebiliyoruz hepsini. Duygular ise performansın sükseli bir uzantısından ibaret. Oysa bu ürünler, benlik sürekliliğini kurmak için birer tutamak noktası olmaktan çok uzak. Bu sahte özgürlük ve tüketim alanlarında birey ne kadar "farklı" olmaya çalışırsa çalışsın, gerçekte tarihsel-toplumsal mirasla bağını kuramadığı için içi boşalmış bir benlik yaşamakta. Çağın pandemilerinden biri olan depresyon, kaygı bozuklukları, her tür reçeteyi harfiyen uygulamamıza karşın bir türlü mutlu hissedemeyen, tatmin olamayan iç dünyamız, binlerce insanla hemen her gün "like", "atıf" veya "bilgi" takası yaptığımız halde aşamadığımız yalnızlık duygusu kökenlerini buralardan alıyor. Deneyim cümbüşüne dönen piyasada, benliğimizi olduğu gibi, bir süreklilik içerisinde doyasıya deneyimleyemiyoruz.
Oysa, benlik sürekliliği, psikologların üzerinde hemfikir olduğu az sayıdaki evrensel psikolojik ihtiyaçlar arasında yer alır. Evrensel psikolojik bir ihtiyacımızın karşılanmasında kitlesel bir kriz yaşamaktayız. Kimlik politikalarının yaygınlaştığı, esnek üretim rejimleriyle insanların sürekli yeni çalışma koşullarına uyum sağlamaya zorlandığı ve geleceğin giderek öngörülemez bir belirsizliğe büründüğü bu dönemde benlik, eşine az rastlanır düzeyde bir parçalılık arz etmekte. İşte tam da bu yüzden, benliğimizdeki parçalanma ve süreklilik kaybı, bireysel olarak yaşadığımız psikolojik bir sorundan ziyade, doğrudan doğruya neoliberal üretim ilişkilerinin ve toplumsal koşulların kişiliğimizde yarattığı yapısal bir kriz. Farkında olmasak da…
Yine de tarihte ara ara bir pencere açılıyor ve insanlar gerçekliği olduğu gibi kavrayabiliyorlar. Bir meta olarak benle, eyleyen ben arasındaki farkı geziye katılanlar biliyor örneğin. Mutluluğun ne olduğunu çetin bir mücadelenin sonunda haklarını alan maden işçilerinin bildiği gibi. En güzel ben; tarihin, eylemin, insani değerlerin ve toplumsal kazanımların kesiştiği yerlerde yaşanabiliyor. Ben’i o limana çıkarma zamanı geldi kaptan…
Garip bir çağda yaşıyoruz. Bu çağa doğan her şey belli bir düzeyde absürtlük, çelişki, parçalılık ve belirsizlik özellikleriyle kuşanmış. Peki, bu çağa doğan bireyler postmodern sakatlıklardan azade mi?
Çağın benliğimize en sıkı saldırdığı noktalardan birisi geçmişten bugüne kendimizi bir bütün olarak, sürekli bir varlık olarak hissetme özelliğimiz. Benlik sürekliliği dediğimiz bu duygu psikoloji açısından hep önemli bir kavram olagelmiş. Benliğin bilimsel olarak incelenmeye başlandığı yıllardan itibaren, dünkü, iki ay önceki veya 10 yıl önceki benle şu anki ben arasında hissettiğimiz sürekliliğin nasıl ortaya çıktığı araştırmalara konu olmuştur. Benlik psikolojisinin öncü isimlerinden William James bu soruya şu şekilde cevap vermiştir: Bilincin akışında işleme alınan her şey o bilincin izlerini taşır; kendine has bir varlık olarak her bireyin zihni işlemleyerek elde ettiği psikolojik ürüne kimi karakteristik özellikler kazandırır. James devam eder, benlikle ilgili süreçlere dahil olan duygular geçmişteki benlerle şu anki ben arasında tanıdıklık duygusu yaratan kilit unsurlardır. İnsanların görece daha kestirilebilir, düzenli ve sade bir yaşamın içerisinde daha az kimlikle, daha mütevazı amaçlarla ve daha küçük bir sosyal çevreyle bağlantılı var olduğu o yıllarda görece sağlıklı işleyen bir mekanizma tarif ediyordu William James. O yıllardan günümüze çok şey değişti.
Birey olarak maruz kaldığımız bilgi bombardımanı gigabaytlar düzeyine erişti; sosyal çevremiz onlu sayılardan sosyal medya sayesinde binli rakamlara dayandı; kimlik siyasetiyle her tutumumuz, her düşüncemiz yeni bir sosyal kimlik olarak varoluşumuza yamalanmaya başladı. Benliğin bir meta olarak tanımlanmasında kat edilen yol öyle noktalara geldi ki artık adımlarımızı sayan, uyku kalitemizi ölçen, beğenirliğimizi sosyal medyada aldığımız kalplerle sayısallaştıran bir teknolojiye kavuştuk. Aydınlanma çağının anlam arayan bireylerinin yerini, mutlu olma sanatında yetkinleşmek için kişisel gelişim programlarını büyük bir ciddiyetle uygulayan bireyler aldı. Esnek üretime uygun amorf bir varlığa dönüştürüldük ve bu varlık huzursuz.
Peki, postmodern birey için benlik sürekliliği mekanizması hâlâ işleyebiliyor mu? Bu soru üzerine kitaplar yazılır. Geçmişteki benlerle şu anki beni ve gelecekteki olası benlikleri birbirine bağlayan unsurlara kısaca göz attığımızda sorunun devasa kapsamı da ortaya çıkar. William James’in kendine has niteliklere sahip bir bilinç ifadesinde tutarlı bir varoluş biçimine gizli gönderme vardır. Bu nitelikler bireyin sahip olduğu değerlerden, inançlardan, dünya görüşlerinden, gündelik alışkanlıklardan ve hatta estetik eğilimlerden hasıl olur.Modern çağda bu nitelikleri bireyler somut yaşantıları içinde damıtarak, yaşayarak elde ederlerdi. Psikolojik süreçlerde dönemin ana sorunu üretim ilişkilerinden kaynaklı yabancılaşmaydı. O yüzden de Sovyetler'de psikoloji alanındaki tartışmaların tam kalbinde duran konu işte bu etkinlik ve zihin ilişkisiydi.
Postmodern çağda praksis ile bilinç arasındaki bağ arka arkaya daha ağır darbeler aldı, yabancılaşma olgusu ulaşabileceği en üst niteliklere kavuştu. Market stantlarında artık sadece ürünler sıralanmıyor çünkü, aldığımız ürün bir yaşam stili paketinin bileşeni olarak sunuluyor. Çevreciler için ayrı markalar, muhafazakârlar için ayrı markalar, saygın elitler, feministler, zengin görünmeyi sevenler, yogacılar, doğaseverler gibi bir dolu yaşam stili kredi kartımızın emrinde. Üstelik bu yaşam stillerini herhangi bir değer bütününü sahiplenmeden, o kimliğe büyük anlamlar yüklemeden elde edebiliyoruz. Uçucu ve geçici bir varoluş akışı içerisinde anlık performanslar olarak deneyimleyebiliyoruz hepsini. Duygular ise performansın sükseli bir uzantısından ibaret. Oysa bu ürünler, benlik sürekliliğini kurmak için birer tutamak noktası olmaktan çok uzak. Bu sahte özgürlük ve tüketim alanlarında birey ne kadar "farklı" olmaya çalışırsa çalışsın, gerçekte tarihsel-toplumsal mirasla bağını kuramadığı için içi boşalmış bir benlik yaşamakta. Çağın pandemilerinden biri olan depresyon, kaygı bozuklukları, her tür reçeteyi harfiyen uygulamamıza karşın bir türlü mutlu hissedemeyen, tatmin olamayan iç dünyamız, binlerce insanla hemen her gün "like", "atıf" veya "bilgi" takası yaptığımız halde aşamadığımız yalnızlık duygusu kökenlerini buralardan alıyor. Deneyim cümbüşüne dönen piyasada, benliğimizi olduğu gibi, bir süreklilik içerisinde doyasıya deneyimleyemiyoruz.
Oysa, benlik sürekliliği, psikologların üzerinde hemfikir olduğu az sayıdaki evrensel psikolojik ihtiyaçlar arasında yer alır. Evrensel psikolojik bir ihtiyacımızın karşılanmasında kitlesel bir kriz yaşamaktayız. Kimlik politikalarının yaygınlaştığı, esnek üretim rejimleriyle insanların sürekli yeni çalışma koşullarına uyum sağlamaya zorlandığı ve geleceğin giderek öngörülemez bir belirsizliğe büründüğü bu dönemde benlik, eşine az rastlanır düzeyde bir parçalılık arz etmekte. İşte tam da bu yüzden, benliğimizdeki parçalanma ve süreklilik kaybı, bireysel olarak yaşadığımız psikolojik bir sorundan ziyade, doğrudan doğruya neoliberal üretim ilişkilerinin ve toplumsal koşulların kişiliğimizde yarattığı yapısal bir kriz. Farkında olmasak da…
Yine de tarihte ara ara bir pencere açılıyor ve insanlar gerçekliği olduğu gibi kavrayabiliyorlar. Bir meta olarak benle, eyleyen ben arasındaki farkı geziye katılanlar biliyor örneğin. Mutluluğun ne olduğunu çetin bir mücadelenin sonunda haklarını alan maden işçilerinin bildiği gibi. En güzel ben; tarihin, eylemin, insani değerlerin ve toplumsal kazanımların kesiştiği yerlerde yaşanabiliyor. Ben’i o limana çıkarma zamanı geldi kaptan…