Bakın arkadaşlar X'e anlatır gibi anlatmaya çalışacağım. @Elma ısıran özellikle sen! :D


Bir ifadenin "hakaret" veya "küfür" olarak nitelendirilmesi, nesnel bir gerçeklikten ziyade kişisel algılara, kültürel kodlara ve anlık duygulara dayalıdır. Bu kavramların bu denli göreceli olması onları ifade özgürlüğünün dışına itmek yerine, tam tersine bu özgürlüğün koruması altına almayı gerektirir.


Kimin neden incineceğine dair evrensel bir terazi bulunmamaktadır. bir kişi için ağır bir aşağılama olan ifade, bir başkası için sadece sert bir eleştiri veya gündelik bir ünlem olabilir Yasaların veya toplumsal normların "neyin kırıcı olduğuna" karar vermesi ifadeyi kişilerin öznel süzgecine değil, otoritenin keyfi sınırlarına teslim eder

İfade özgürlüğü sadece herkesin katıldığı nazik ve onaylanmış fikirleri dile getirmek değildir. Bu özgürlüğün asıl sınavı, sarsıcı, rahatsız edici ve hatta "terbiye sınırlarını zorlayan" ifadelerle karşılaşıldığında verilir. Eğer bir düşünceyi açıklarken kullanılan dilin sertliği veya biçimi küfür dahil cezalandırılıyorsa, orada gerçek bir özgürlükten söz edilemez.

Küfür çoğu zaman rasyonel bir savdan ziyade yoğun bir duygusal dışavurumdur. İnsanların öfkelerini, hayal kırıklıklarını veya protestolarını dilin tüm katmanlarını kullanarak ifade etme hakkı olmalıdır. Birinin "gücenmiş" olması, o ifadeyi söyleyenin cezalandırılması için yeterli bir sebep teşkil etmemelidir zira gücenme eşiği kişiden kişiye değişen bir duygudur ve hukuk duygular üzerine inşa edilemez.


Bir kelimenin çirkin, kaba veya nezaketsiz bulunması toplumsal bir tartışma konusu olabilir ancak hukuki bir yaptırımın konusu olmamalıdır. Gerçekten özgür bir toplum, bireylerin birbirinin dilinden hoşlanmadığı ama bu dili kullanma hakkını tanıdığı bir olgunluğa sahip olmalıdır. İfade özgürlüğü, sınırları sadece "hoşa giden" kelimelerle çizilemeyecek kadar değerlidir
Söylediklerinizde doğruluk payı olanlar elbette var ama genel itibariyle bakış açınız yanlış.

Öncelikle bir ifadenin hakaret veya küfür olarak nitelendirilmesi kişisel algılara dayandığı ve kimin neden incineceğine dair evrensel bir terazi bulunmadığı görüşünüz elbette doğru. Hatta bu yüzden bu konularda bilerek şöyle absürt bir örnek veririm. Öyle türden koşullar olsun ve öyle bir ortamda bulunalım ki, o koşullarda ve o ortamda sizin bana "merhaba" demeniz şayet benim onur, şeref ve saygınlığımı zedeleyecekse ve ben de bunu ispatlayabilirsem, evet böyle bir senaryoda "merhaba" diyerek hakaret suçu işlenmiş olur.

Ancak söylediğinizin aksine zaten bu konudaki yargılamalarda kullanılan yasalar/yasa hükümleri "neyin kırıcı olduğuna" karar vermiyor. Hatta hakaret suçuna yönelik TCK'nın 125. Maddesi açıkça kelimeler sayarak "şu şu kelimeler hakarettir" demiyor. Sizlerin o etrafta duyduğunuz "Yargıtay X, Y, Z kelimelerini hakaret saydı" gibi sözler esasen bir yasa değil, mahkeme kararı. Hakaret tıpkı sizin de söylediğiniz gibi öznel değerlendirildiği için, bir yargılamaya konu olan kelime eğer suç sayılmışsa o yargılamada şikâyetçi olan kişi kendisine söylenen o sözün onur, şeref ve saygınlığını rencide ettiğini ispatlamıştır.

"İfade özgürlüğü sadece herkesin katıldığı nazik ve onaylanmış fikirleri dile getirmek değildir." demişsiniz ama zaten bunun aksi iddia edilmiyor. İfade özgürlüğü direkt bir fikri dile getirebilmektir. Bu fikir içinde bulunduğunuz toplumda çoğunluğun sevdiği veya sevmediği fikirler olabilir, böyle bir ayrıma gidilmeden bu fikrin dile getirilmesidir ifade özgürlüğü. Hatta bir toplumda ifade özgürlüğünün olup olmadığını, sizin de ifade etmeye çalıştığınız gibi, özellikle sarsıcı fikirlerin konuşulup konuşulmadığına bakarak anlayabiliriz. Ancak bu noktada çoğunluğu katılmadığı o sarsıcı fikirlerin nasıl ifade edildiği elbette önemlidir, bu konuda bakış açınız doğru değil. Anlatayım.

Bana kalırsa siz ya mevcut ve uygulanmakta olan "özgürlükleri" anlayamıyorsunuz ya da sizin "özgürlük" anlayışınız salt ve sınırsız bir özgürlük. Teknik olarak bir toplumda yaşıyorsanız salt ve sınırsız bir "özgürlükten" bahsedemezsiniz. Çünkü toplumlar bir araya gelerek belli kurallar dahilinde yaşıyorlar ve "kural" olan bir yerde de salt ve sınırsız bir "özgürlükten" zaten bahsedemeyiz. Çünkü bir toplumda korunması gereken şey salt ve sınırsız "özgürlük" fikri değil, "kişilerin özgürlükleri" ve "kişilerin hakları" da korunması gerekiyor. Kişilerin hak ve özgürlüklerini korumak demek "bir başkasına karşı korumak" demektedir. Bir kişinin hak ve özgürlüklerini bir başkasına karşı korumak demek ise, kişiler arasında birtakım "sınırlar/sınırlamalar" koymak demektir. Bu sınırları çizdiğiniz takdirde zaten ortada salt ve sınırsız bir özgürlükten elbette bahsedemeyiz.

Toplum içinde söylediğim amaçla konulan sınırların/sınırlamaların olması zorunlu. Bir toplumda salt ve sınırsız bir özgürlükten bahsetmek demek, konuyu ifade özgürlüğünün ötesine taşır ve şu an için herhangi bir suç sayılan eylemlerin dahi suç sayılmaması gerektiğine alır götürür bizi. Salt ve sınırsız bir özgürlüğün olduğu yerde birine "Bana ne ben istediğimi söylemekte özgürüm kardeşim, bu suç olmamalı, sen bu sözlerimden kötü etkilensen de etkilenmesen de benim bu sözü kullanma özgürlüğüm var" dersek bir başkası da bize "Söylediğin sözler beni kötü etkiledi, bu yüzden ben de sana şimdi fiziksel zarar veren bir eylem gerçekleştiriyorum, bu eylem seni bedensel olarak kötü etkilese de benim bu eylemi gerçekleştirme özgürlüğüm var, bu suç olmamalı, bana ne" der ve işin içinden çıkamayız.

İşte bu yüzden yasalarda özgürlükler tanımlanırken onların sınırlarını da çizer. Çünkü bir toplumda yaşıyoruz ve özgür olan/olması gereken ve/veya özgürlüğü korunması gereken tek kişi biz değiliz. Diğer insanların da korunması gereken hak ve özgürlükleri var. İfade özgürlüğü üzerinden örneklendirirsek, sizin şu an elbette bana sinkaflı sözler kullanarak hakaret etme özgürlüğünüz var. Fiilen şu an sizi engelleyen bir şey yok. Ancak bu sözler bana manevi bir zarar verecek ve benim manevi bütünlüğümü bozacak. Nasıl fiziksel anlamda vücut bütünlüğümün korunması bir hak ise manevi bütünlüğümün de korunması bir haktır.

Sonuç olarak ifade özgürlüğü de dahil olmak üzere bir toplumda kurallar ile özgürlüklerin tanımlanması ve o özgürlüklerin sınırlanması elbette gerekiyor. Bir toplum içinde salt ve sınırsız bir özgürlük kavramından bahsedemeyiz. Fikirler ifade edilirken sinkaflı sözlerin kullanılması zorunlu değil, hakaret etmeden de fikirler bir başkasına aktarılabilir. Tıpkı bu mesajımda belirttiğim fikirleri size hakaret etmeden aktardığım gibi.

Ayrıca özgürlüklerin tanımlandığı ve sınırlandırıldığı kuralların, toplumdaki siyasi atmosfere göre yargılamalar üzerinden kötüye kullanılması çok başka bir konu. Bundan kaynaklanan bir motivasyon sebebiyle ifade özgürlüğü konusunda yanlış bakış açısına sahip olabilirsiniz belki.
 
Son düzenleme:
Kurallar sadece kesin ve net şeylere konulabilir. Hakaret kime göre neye göre? Bana göre Argolar(Mal,Salak gibi ifadeler için kimse karakola gidip ifade vermemeli) falan hakaret değil. Çoğuna göre evet hakaret. Ağır küfürler doğru olabilir. Ama bunu Hakaret diye adlandırma çünkü çok geniş bir çerçeveyi kapsıyor. Kişinin haysiyetine onuruna hakaret dersen lafım yok. Bu çünkü kesin bir tanım. Yasalar böyle ucu açık maddelerle dolu ve devletimiz bunları biz gençlere karşı acımasızca kullanıyor.
 
Söylediklerinizde doğruluk payı olanlar elbette var ama genel itibariyle bakış açınız yanlış.

Öncelikle bir ifadenin hakaret veya küfür olarak nitelendirilmesi kişisel algılara dayandığı ve kimin neden incineceğine dair evrensel bir terazi bulunmadığı görüşünüz elbette doğru. Hatta bu yüzden bu konularda bilerek şöyle absürt bir örnek veririm. Öyle türden koşullar olsun ve öyle bir ortamda bulunalım ki, o koşullarda ve o ortamda sizin bana "merhaba" demeniz şayet benim onur, şeref ve saygınlığımı zedeleyecekse ve ben de bunu ispatlayabilirsem, evet böyle bir senaryoda "merhaba" diyerek hakaret suçu işlenmiş olur.

Ancak söylediğinizin aksine zaten bu konudaki yargılamalarda kullanılan yasalar/yasa hükümleri "neyin kırıcı olduğuna" karar vermiyor. Hatta hakaret suçuna yönelik TCK'nın 125. maddesi açıkça kelimeler sayarak "şu şu kelimeler hakarettir" demiyor. Sizlerin o etrafta duyduğunuz "Yargıtay X, Y, Z kelimelerini hakaret saydı" gibi sözler esasen bir yasa değil, mahkeme kararı. Hakaret tıpkı sizin de söylediğiniz gibi öznel değerlendirildiği için, bir yargılamaya konu olan kelime eğer suç sayılmışsa o yargılamada şikâyetçi olan kişi kendisine söylenen o sözün onur, şeref ve saygınlığını rencide ettiğini ispatlamıştır.

"İfade özgürlüğü sadece herkesin katıldığı nazik ve onaylanmış fikirleri dile getirmek değildir." demişsiniz ama zaten bunun aksi iddia edilmiyor. İfade özgürlüğü direkt bir fikri dile getirebilmektir. Bu fikir içinde bulunduğunuz toplumda çoğunluğun sevdiği veya sevmediği fikirler olabilir, böyle bir ayrıma gidilmeden bu fikrin dile getirilmesidir ifade özgürlüğü. Hatta bir toplumda ifade özgürlüğünün olup olmadığını, sizin de ifade etmeye çalıştığınız gibi, özellikle sarsıcı fikirlerin konuşulup konuşulmadığına bakarak anlayabiliriz. Ancak bu noktada çoğunluğu katılmadığı o sarsıcı fikirlerin nasıl ifade edildiği elbette önemlidir, bu konuda bakış açınız doğru değil. Anlatayım.

Bana kalırsa siz ya mevcut ve uygulanmakta olan "özgürlükleri" anlayamıyorsunuz ya da sizin "özgürlük" anlayışınız salt ve sınırsız bir özgürlük. Teknik olarak bir toplumda yaşıyorsanız salt ve sınırsız bir "özgürlükten" bahsedemezsiniz. Çünkü toplumlar bir araya gelerek belli kurallar dahilinde yaşıyorlar ve "kural" olan bir yerde de salt ve sınırsız bir "özgürlükten" zaten bahsedemeyiz. Çünkü bir toplumda korunması gereken şey salt ve sınırsız "özgürlük" fikri değil, "kişilerin özgürlükleri" ve "kişilerin hakları" da korunması gerekiyor. Kişilerin hak ve özgürlüklerini korumak demek "bir başkasına karşı korumak" demektedir. Bir kişinin hak ve özgürlüklerini bir başkasına karşı korumak demek ise, kişiler arasında birtakım "sınırlar/sınırlamalar" koymak demektir. Bu sınırları çizdiğiniz takdirde zaten ortada salt ve sınırsız bir özgürlükten elbette bahsedemeyiz.

Toplum içinde söylediğim amaçla konulan sınırların/sınırlamaların olması zorunlu. Bir toplumda salt ve sınırsız bir özgürlükten bahsetmek demek, konuyu ifade özgürlüğünün ötesine taşır ve şu an için herhangi bir suç sayılan eylemlerin dahi suç sayılmaması gerektiğine alır götürür bizi. Salt ve sınırsız bir özgürlüğün olduğu yerde birine "Bana ne ben istediğimi söylemekte özgürüm kardeşim, bu suç olmamalı, sen bu sözlerimden kötü etkilensen de etkilenmesen de benim bu sözü kullanma özgürlüğüm var" dersek bir başkası da bize "Söylediğin sözler beni kötü etkiledi, bu yüzden ben de sana şimdi fiziksel zarar veren bir eylem gerçekleştiriyorum, bu eylem seni bedensel olarak kötü etkilese de benim bu eylemi gerçekleştirme özgürlüğüm var, bu suç olmamalı, bana ne" der ve işin içinden çıkamayız.

İşte bu yüzden yasalarda özgürlükler tanımlanırken onların sınırlarını da çizer. Çünkü bir toplumda yaşıyoruz ve özgür olan/olması gereken ve/veya özgürlüğü korunması gereken tek kişi biz değiliz. Diğer insanların da korunması gereken hak ve özgürlükleri var. İfade özgürlüğü üzerinden örneklendirirsek, sizin şu an elbette bana sinkaflı sözler kullanarak hakaret etme özgürlüğünüz var. Fiilen şu an sizi engelleyen bir şey yok. Ancak bu sözler bana manevi bir zarar verecek ve benim manevi bütünlüğümü bozacak. Nasıl fiziksel anlamda vücut bütünlüğümün korunması bir hak ise manevi bütünlüğümün de korunması bir haktır.

Sonuç olarak ifade özgürlüğü de dahil olmak üzere bir toplumda kurallar ile özgürlüklerin tanımlanması ve o özgürlüklerin sınırlanması elbette gerekiyor. Bir toplum içinde salt ve sınırsız bir özgürlük kavramından bahsedemeyiz. Fikirler ifade edilirken sinkaflı sözlerin kullanılması zorunlu değil, hakaret etmeden de fikirler bir başkasına aktarılabilir. Tıpkı bu mesajımda belirttiğim fikirleri size hakaret etmeden aktardığım gibi.

Ayrıca özgürlüklerin tanımlandığı ve sınırlandırıldığı kuralların, toplumdaki siyasi atmosfere göre yargılamalar üzerinden kötüye kullanılması çok başka bir konu. Bundan kaynaklanan bir motivasyon sebebiyle ifade özgürlüğü konusunda yanlış bakış açısına sahip olabilirsiniz belki.
Yazdıklarını dikkatle okudum.

Ancak benim odaklandığım ve belki de 'bakış açısı yanlışı' olarak gördüğün nokta şu: Sınırın nerede çizileceği ve bu sınırın kimin elinde olduğu.

  1. Öznellik Riski: Hakaretin kişisel algıya dayanması, senin de belirttiğin gibi doğru bir hukuki zemin. Fakat bu durum, 'incinme' eşiği çok düşük olan veya bu durumu suistimal etmek isteyen kişiler için bir 'susturma aparatına' dönüşebiliyor. Hukuk burada 'makul insan' standardını ne kadar sağlıklı uygulayabiliyor, tartışılması gereken asıl yer burası.
  2. Yöntem ve Üslup: 'Hakaret etmeden de fikirler aktarılabilir' demen teoride çok zarif ve doğru. Ancak toplumsal tepkilerin, öfkenin veya sert eleştirinin her zaman 'steril' bir dille ifade edilmesini beklemek, bazen meselenin özündeki o sarsıcı etkiyi yok edebiliyor. Sert eleştiri ile hakaret arasındaki o ince çizgi, çoğu zaman siyasi atmosferin rüzgarıyla yer değiştiriyor.
  3. Hukuk ve Uygulama: Son paragrafında değindiğin 'siyasi atmosfer' meselesi aslında benim endişelerimin merkezinde. Yasalar kağıt üzerinde ne kadar sınırları belirlese de, uygulamada bu sınırlar 'güçlünün incinmişlik hissi'ne göre genişleyebiliyor.
Sonuç olarak seninle 'sınırların gerekliliği' konusunda mutabığım. Sadece bu sınırların, toplumu nezakete zorlamaktan ziyade, gerçekten ağır saldırıları engellemek için 'dar' tutulması gerektiğine inanıyorum. Bu seviyeli tartışma için de ayrıca teşekkür ederim, hakaret etmeden de gayet derin mevzuları konuşabildiğimizi bir kez daha kanıtlamış oldun.
 
Yazdıklarını dikkatle okudum

Ancak benim odaklandığım ve belki de 'bakış açısı yanlışı' olarak gördüğün nokta şu: Sınırın nerede çizileceği ve bu sınırın kimin elinde olduğu.

  1. Öznellik Riski: Hakaretin kişisel algıya dayanması, senin de belirttiğin gibi doğru bir hukuki zemin. Fakat bu durum, 'incinme' eşiği çok düşük olan veya bu durumu suistimal etmek isteyen kişiler için bir 'susturma aparatına' dönüşebiliyor. Hukuk burada 'makul insan' standardını ne kadar sağlıklı uygulayabiliyor, tartışılması gereken asıl yer burası.
  2. Yöntem ve Üslup: 'Hakaret etmeden de fikirler aktarılabilir' demen teoride çok zarif ve doğru. Ancak toplumsal tepkilerin, öfkenin veya sert eleştirinin her zaman 'steril' bir dille ifade edilmesini beklemek, bazen meselenin özündeki o sarsıcı etkiyi yok edebiliyor. Sert eleştiri ile hakaret arasındaki o ince çizgi, çoğu zaman siyasi atmosferin rüzgarıyla yer değiştiriyor.
  3. Hukuk ve Uygulama: Son paragrafında değindiğin 'siyasi atmosfer' meselesi aslında benim endişelerimin merkezinde. Yasalar kağıt üzerinde ne kadar sınırları belirlese de, uygulamada bu sınırlar 'güçlünün incinmişlik hissi'ne göre genişleyebiliyor.
Sonuç olarak seninle 'sınırların gerekliliği' konusunda mutabığım. Sadece bu sınırların, toplumu nezakete zorlamaktan ziyade, gerçekten ağır saldırıları engellemek için 'dar' tutulması gerektiğine inanıyorum. Bu seviyeli tartışma için de ayrıca teşekkür ederim, hakaret etmeden de gayet derin mevzuları konuşabildiğimizi bir kez daha kanıtlamış oldun
Aslında keşke yapay zekâya yazdırmak yerine kendi cümlelerini kullansaydın keşke.

Eğer sen de bunları söyleyen yapay zekâ gibi düşünüyorsan aslında senin eleştirin daha çok yasalardaki mevcut sınırlamalardan ziyade yapılan yargılamalardaki bakış açısı. Çünkü mevcut yasalarda senin rahatsız olduğun veya eleştirdiğin sınırlamalar esasen yok, bu mevzu daha çok yargılamalarda şekilleniyor. Hakimler her somut olaya ve toplanan delillere göre değerlendiriyor çünkü. Bir de her ne kadar teoride yargı erki ayrı ve bağımsız bir erk olsa da pratikte siyasi atmosferden etkilendiği de bir gerçek. Senin eleştirilerine sebep olan şeylerden bir diğeri de aslında bundan kaynaklı.

Sonuç olarak özgürlüklerin salt ve sınırsız olmadığı, sınırlandırılması gerektiği noktasında anlaşmamıza sevindim. Önemli olan bu. Fikirlerini özgürce ve hakaret etmeden dile getirerek seviyeli bir tartışma yaptığın için ben de teşekkür ederim. :)

Sanırım ifade edecek, açıklayacak başka bir şey kalmadı. Kolay gelsin, iyi sosyaller.