Katılım
2 Haziran 2024
Mesajlar
6.952
Çözümler
19
Beğeniler
3.921
Yer
Cintra
Hermes'in kuşudur adım; kanatlarımı yiyerek ehlileşirim.

Zincire vuramaz kimse beni, ben seçerim kendi zincirimi.

Hermes'in kuşudur adım; ehlileşirim her parçalınışımda.

Tekrar ve tekrar ve tekrar...

Bir anlığına kendinizi düşünün.

Mutlak güce sahip olduğunuzu.

Size zarar verebilecek hiçbir şey yok.

Vücudunuz parçalanabilir.

Kalbiniz sökülebilir.

Başınız kopabilir.

Hatta bedeninizin tamamı ortadan kaldırılabilir.

Ama siz yine ayağa kalkarsınız.

Çünkü ölüm artık sizin için bir son değildir.

Yalnızca kısa bir aradır.

İlk başta bunun bir lütuf olduğunu düşünebilirsiniz.

Sonsuz yaşam.

Sınırsız güç.

Sonsuz zaman.

Dünyayı görmek için sonsuz fırsat.

Fakat zaman geçtikçe bunun bir lütuf değil, bir lanet olabileceğini fark edersiniz.

Çünkü bir insanı insan yapan şeylerden biri, zamanının sınırlı olmasıdır.

Bir gün biteceğini bildiğiniz için seversiniz.

Kaybedeceğinizi bildiğiniz için bağlanırsınız.

Öleceğinizi bildiğiniz için bir anlam ararsınız.

Peki ya ölüm artık sizin için bir ihtimal değilse?

Peki ya bütün savaşların sonunda hâlâ ayakta kalıyorsanız?

Peki ya sevdikleriniz birer birer ölürken siz sadece onları izliyorsanız?

İşte Alucard'ın trajedisi burada başlar.

Onun laneti zayıf olması değildir.

Tam tersine.

Fazlasıyla güçlü olmasıdır.


Alucard'a baktığımızda ilk gördüğümüz şey güçtür.

O, neredeyse sınırları olmayan bir vampirdir.

Ordularla savaşabilir.

İnsanları tek başına katledebilir.

Bedenini değiştirebilir.

Kendisini defalarca yeniden yaratabilir.

Ve bütün bunları yaparken korkmaz.

Çünkü korkunun temelinde ölüm vardır.

Alucard için ise ölüm uzun zamandır gerçek bir tehdit olmaktan çıkmıştır.

Bu yüzden savaş onun için başka insanlar için olduğundan farklıdır.

Normal bir insan savaşa girdiğinde kaybetmekten korkar.

Alucard ise kaybetmeyi bile deneyimleyebilir.

Kendisini öldürmelerine izin verebilir.

Sonra tekrar ayağa kalkabilir.

Bu yüzden onun savaşları bazen rakibini yenmekten çok daha farklı bir anlam taşır.

Sanki Alucard savaşarak kendisine hâlâ bir sınır olup olmadığını test etmektedir.

Kendisini durdurabilecek bir şey var mı?

Kendisinden daha güçlü biri var mı?

Ölümün gerçekten erişemediği bir nokta var mı?

Ve belki de en önemlisi:

Onu öldürebilecek biri var mı?


Bu noktada Alucard'ın geçmişine dönmemiz gerekir.

Çünkü bugünkü Alucard, boşluktan ortaya çıkmış bir canavar değildir.

Bir zamanlar insandı.

Bir zamanlar korkabilen, inanabilen ve ölebilen biriydi.

Kont'un hayatına baktığımızda onun yalnızca iktidar veya şiddet peşinde koşmadığını görürüz.

O, hayatını bir ideale adamıştı.

Tanrı'ya.

Kendi gözünde daha büyük ve daha yüce bir amaca.

Ve insanın kendisini bir amaca adaması başlı başına kötü bir şey değildir.

Asıl trajedi, o amacın insanı tüketmeye başlamasıdır.

Kont savaşır.

Kaybeder.

Tekrar savaşır.

Yıkılır.

Ayağa kalkar.

Yine savaşır.

Ve sonunda kendisini adadığı şey uğruna kendi insanlığını kaybetme noktasına gelir.

Fakat Tanrı ona hiçbir zaman cevap vermez.

İşte burada korkunç bir paradoks ortaya çıkar.

Kont, Tanrı adına savaşırken Tanrı'ya ulaşamaz.

Ve sonunda Tanrı'ya yaklaşmak için yaptığı her şey, onu Tanrı'dan daha da uzaklaştırır.

Bir zamanlar ölümden korkan insan, artık ölümün kendisini kabul etmeyecek bir yaratığa dönüşür.

Bir zamanlar Tanrı'nın önünde eğilen insan, sonunda insanların karşısında Tanrı gibi duran bir canavar olur.


Ve belki de Alucard'ın içinde hiçbir zaman tamamen kaybolmayan şey tam olarak budur:

Kont hâlâ oradadır.

Canavarın içinde insan vardır.

Ölümsüzlüğün içinde ölümlülük arzusu vardır.

Sonsuz gücün içinde zayıflığa duyulan bir saygı vardır.

Ve ölümün yenildiği bir bedende, ölüme yönelik garip bir özlem vardır.

Bu nedenle Alucard'ı sadece “öldürülemeyen vampir” olarak okumak karakterin en önemli kısmını kaçırmamıza neden olur.

Çünkü mesele onun ölümsüz olması değildir.

Mesele, ölümsüzlüğün ona ne yaptığıdır.


Freud'un Eros ve Thanatos kavramları tam da burada ilginç bir okuma sunar.

Eros, yaşamı sürdürmeye yönelik dürtüdür.

Var olmayı, birleşmeyi, yaşamı sürdürmeyi simgeler.

Thanatos ise bunun karşısındaki ölüm dürtüsüdür.

Yok oluşu ve göçü simgeler.

Alucard'da bu iki ucu birbirinin karşısında değil, aynı bedenin içinde yaşar.

Bir tarafıyla Eros'tur.

Yaşar, savaşır ve öğrenir. Kendini geliştirir. Yaşımını sürdürür.

Ama diğer taraftan Thanatos'tur.

Kendisini öldürebilecek bir rakip ister.

Kendi sınırlarının kırılmasını ister.

Ölüm ihtimalinin yeniden gerçek olmasını arzular.

Buradaki temel çelişki şudur:

Alucard yaşamaya devam etmek isterken, yaşamının son bulabilmesini de istemektedir.

Ve belki de bu yüzden kendisi kadar güçlü birini bulmak onun için yalnızca heyecan verici değildir.

Neredeyse kutsaldır.

Çünkü yüzyıllardır ilk defa karşısında kendi ölümsüzlüğünü sorgulatabilecek biri vardır.


Anderson bu nedenle Alucard için diğer düşmanlardan farklıdır.

Anderson sadece güçlü bir rakip değildir.

İnancı olan bir insandır.

Kendi ölümüne rağmen geri çekilmeyen bir insandır.

Kendi bedenini, kendi hayatını ve kendi varlığını bir amaca adayabilen bir insandır.

Alucard'ın saygı duyduğu şey yalnızca Anderson'ın gücü değildir.

Onun iradesidir.

Bu ayrımı yapmak çok önemlidir.

Çünkü Alucard, insanları her zaman güçleri nedeniyle sevmez.

Hatta çoğu zaman tam tersine.

İnsanların zayıflığını sever.

Onların ölebiliyor olmasını sever.

Korkmalarına rağmen yürümelerini sever.

Çünkü insanın değeri, sınırsız olmasından değil, sınırlı olmasına rağmen bir şey yapabilmesinden gelir.


İşte Alucard'ın insanlara karşı duyduğu garip ilgi burada anlam kazanmaya başlar.

Dünyadaki en güçlü yaratıklardan biridir.

Fakat insanları küçümserken bile onlarda bir şeyin eksikliğini değil, kendisinde olmayan bir şeyin varlığını görür.

Sonluluk.

Bir insanın birkaç on yıllık ömrü vardır.

Alucard'ın ise yüzyılları.

Bir insan sevebilir ve kaybedebilir.

Alucard da sever ve kaybeder.

Fakat aradaki fark şudur:

İnsan kaybettiğinde hayat devam eder.

Alucard kaybettiğinde ise hayat devam etmeye mahkûmdur.

Ve bazen bir şeyi kaybetmenin en korkunç tarafı, onun bir daha geri gelmemesi değildir.

Onu hatırlamak zorunda olmaktır.

Yüzyıllar boyunca.

Binlerce gün boyunca.

Her uyandığınızda.

Her savaşta.

Her sessizlikte.

Aynı kaybı yeniden yaşamak.

Ölümlü bir insan unutabilir.

Ama ölümsüz bir varlık hatırlamak zorunda kalabilir.

Alucard'ın ölümsüzlüğünün gerçek ağırlığı belki de burada yatmaktadır.


Bu yüzden onun insanlara duyduğu hayranlık bir tür kıskançlığa dönüşür.

Çünkü insanlar onun sahip olduğu güce sahip değildir.

Ama Alucard'ın sahip olmadığı şeye sahiptirler.

Bir son.

İnsan hayatı sınırlıdır.

Bu nedenle insanlar zamanın değerini bilir.

Bir gün daha değerlidir.

Bir dost daha değerlidir.

Bir vedanın anlamı vardır.

Bir savaşın sonucu vardır.

Bir aşkın ağırlığı vardır.

Çünkü hepsi bitebilir.

Alucard ise bunların çoğunu sonsuzlaştırmıştır.

Ve bir şeyi sonsuzlaştırdığınızda, bazen onun anlamını da yok edersiniz.


Burada Tanrı meselesine tekrar dönmemiz gerekiyor.

Çünkü Alucard'ın Tanrı kavramıyla ilişkisi basit değildir.

Onu doğrudan dindar bir karakter olarak okumak eksik kalır.

Asıl ilginç olan, Tanrı fikrinin Alucard'ın insanlara bakışındaki yeri.

Çünkü Alucard, insanlara baktığında mutlak gücü değil, yaratılmış olmanın kendisini görür.

İnsanlar kırılabilir.

Yanılabilir.

Korkabilir.

Ölebilir.

Ama buna rağmen bir amaç seçebilirler.

Bir şeye inanabilirler.

Ve bütün ömürlerini o şeye adayabilirler.

Alucard'ın saygı duyduğu şey budur.

İnsan olmanın paradoksu.

Zayıf olmak ve yine de direnmek.


Integra'nın Alucard üzerindeki etkisi de burada anlam kazanmaktadır.

Integra'nın Alucard için önemli olmasının nedeni yalnızca onun efendisi olması değildir.

Alucard, Integra'da kendisinin kaybettiği bir şeyi görür:

Kararlılık.

Kendi kaderinin farkında olan ama bundan kaçmayan bir irade.

Integra, hayatının sonlu olduğunu bilir.

Alucard ise sonsuzdur.

Ama buna rağmen bazen insan olan taraf daha güçlü görünür.

Çünkü Integra'nın kararlarının bir bedeli vardır.

Kendisi için gerçek bir risk vardır.

Alucard'ın ise çoğu zaman bedensel olarak kaybedecek pek bir şeyi yoktur.

Dolayısıyla Integra'nın cesareti Alucard'ın cesaretinden farklıdır.

Alucard savaşabilir çünkü ölmeyebilir.

Integra savaşabilir çünkü ölebilir.

Bu ikisi arasında çok büyük bir fark vardır.

Ve belki de Alucard'ın ona duyduğu bağlılığın temelinde tam olarak bu fark vardır.


Integra'nın küçük yaşta karşısına çıkan bu canavara rağmen geri adım atmaması Alucard için yalnızca bir emir meselesi değildir.

Orada bir insan görür.

Korkmasına rağmen.

Zayıf olmasına rağmen.

Ölümlü olmasına rağmen.

Ayağa kalkabilen bir insan.

Ve bu, Alucard için oldukça tanıdık bir manzaradır.

Çünkü bir zamanlar kendisi de böyleydi.

Bir zamanlar o da sınırlıydı.

Bir zamanlar ölüm onun için gerçekti.

Bir zamanlar hayatının bir sonu vardı.

Fakat artık yok.

Bu yüzden Integra yalnızca efendisi değildir.

Bir bakıma Alucard'ın kaybettiği insanlığın canlı bir hatırlatıcısıdır.


Fakat burada Alucard'ın egosunu da göz ardı edemeyiz.

Alucard son derece kibirlidir.

Kendisine büyük değer verir.

Kendisini diğer varlıklardan üstün görür.

Ve bunda ironik bir şekilde haklıdır.

Çünkü gerçekten de olağanüstü güçlüdür.

Ama onun egosu yalnızca narsisizme indirgenemez.

Çünkü Alucard kendisinden nefret etmez.

Daha ilginç bir şey yapar:

Kendisini sınayacak birini arar.

Bunun içinde hem kibir hem de özlem vardır.

Kendisiyle savaşabilecek kadar güçlü bir rakip istediğinde aslında kendi üstünlüğünü de teyit etmek ister.

Ama aynı zamanda yenilmek de ister.

Çünkü yalnızca yenilebilen bir insan için zafer anlamlıdır.

Alucard ise o kadar uzun süre kazanmıştır ki, zaferin kendisi bile sıradanlaşmaya başlamıştır.

Onun aradığı şey zaferden daha değerlidir:

Anlam.


Ve burada Hellsing'in en büyük ironilerinden biri karşımıza çıkar.

İnsanlar Alucard'ı durdurmaya çalışır.

Alucard ise insanları izler.

Onların savaşmasını.

Korkmasını.

Ölmesini.

İnanmasını.

Bir amaç uğruna kendilerini feda etmesini.

Ve bütün bunların sonunda Alucard'ın insanlara bakışında garip bir saygı ortaya çıkar.

Çünkü insanın gücü bedeninde değildir.

Sürekliliğinde değildir.

Ölümsüzlüğünde değildir.

Tam tersine.

İnsan, biteceğini bilmesine rağmen devam eder.

Belki de insanı güçlü yapan şey budur.


Ve buradan Kont ile Alucard arasındaki en büyük farka ulaşabiliriz.

Kont bir amaç uğruna yaşadı.

Ama sonunda o amaç tarafından tüketildi.

Alucard ise artık bir amaç uğruna yaşamak zorunda değildir.

Çünkü onun için zaman sonsuzdur.

Fakat bütün bu sonsuzluğun içinde hâlâ bir şey arar.

Bir rakip.

Bir son.

Bir anlam.

Belki de kendisini gerçekten öldürebilecek bir insan.

Çünkü öldürülemeyen bir varlık için ölüm, korkulacak bir şey olmaktan çıktığında arzulanan bir şeye dönüşebilir.

Ve bu yüzden Alucard'ın hikâyesi yalnızca bir vampirin hikâyesi değildir.

Bu, insanlığını kaybetmiş bir varlığın insanlığı neden bu kadar değerli bulduğunun hikâyesidir.


Alucard ölümsüzdür.

Fakat insanlara baktığında onların yaşamını kıskanır.

Çünkü onlar sonludur.

Alucard güçlüdür.

Fakat güçlü olduğu için bazen hiçbir savaşın anlamı kalmaz.

Alucard hiçbir şeyden korkmaz.

Ama belki de en büyük korkusu, artık hiçbir şeyin anlamlı gelmemesidir.

Ve belki de bu yüzden sürekli savaşır.

Çünkü savaş ona bir süreliğine de olsa sınır verir.

Bir düşman.

Bir amaç.

Bir ihtimal.

Bir son.


Hellsing'in Alucard'ını yalnızca “en güçlü vampir” olarak görmek bu nedenle büyük bir haksızlık olur.

Çünkü Alucard'ın en önemli özelliği ne gücüdür ne de ölümsüzlüğüdür.

Asıl önemli olan şey, bütün bunlara rağmen hâlâ insanlara bakıyor olmasıdır.

Hâlâ onları anlamaya çalışmasıdır.

Hâlâ onların inancına saygı duymasıdır.

Hâlâ kendisini yenebilecek birini istemesidir.

Hâlâ bir amaç uğruna yaşayan insanların karşısında durup onları izlemesidir.

Ve belki de bütün bunların altında hâlâ Kont'un gölgesi vardır.

Tanrı için savaşan o insan.

Kaybeden o insan.

Ölen o insan.

Ve sonra ölümün bile elinden alamadığı bir şeye dönüşen o insan.

Belki de Alucard'ın asıl trajedisi hiçbir zaman ölememek değildir.

Asıl trajedi, bir zamanlar ölümün anlamını bilen bir insanın artık ondan mahrum kalmasıdır.

Çünkü insan için ölüm hayatın düşmanı olabilir.

Fakat Alucard için ölüm, belki de uzun zamandır hayatın kendisine anlam veren son şeydir.

Ve bu nedenle Alucard'ın bütün hikâyesini tek bir cümleyle özetlemek gerekirse:

O, ölümü yenmiş bir canavardır; fakat ölümlü insanların yaşamını hâlâ onlardan daha iyi anlayan bir insandır.

Belki de onu bu kadar korkutucu yapan şey budur.

Çünkü Alucard'ın içinde hâlâ insan vardır.

Ve belki de onu hâlâ canlı tutan tek şey de budur.