"Demokrasi, kendi kendini düzeltme potansiyeline sahip tek yönetim biçimidir" Güzel laf ama kim söylemişti, hatırlamıyorum. Belki de söyleyen bile bu lafın bizim topraklarda ne kadar geçerli olduğunu bilmiyordu.

Demokrasi iyi midir, kötü müdür? Cevap: Hangi toplumda yaşadığına bağlı. Bazı toplumlar için demokrasi bir nimet, bazıları içinse sadece bir vitrin süsü.

Linç gelsin, hazırdayım: Türk kültürü ile demokrasi arasında organik bir bağ yok. Hatta bırak bağ kurmayı, birbirlerini itiyorlar. Bu toplum, Atatürk dönemindeki gibi otoriter bir modernleşme olmadan demokrasiyle barışamaz. Çünkü demokrasi, birey olmayı gerektirir; biz ise hala cemaatçi reflekslerle, biat kültürüyle yaşıyoruz. Kültür değişmedikçe, demokrasi bu topraklarda hep misafir kalacak.
 
Bakın boş bir hikâye olabilir ama her türlü gülümsetecek ve Demokrasi'nin zararına da dikkat çekecek bir yazıdır. Tamamiyle gerçektir ve bizzat yaşamış olduğum bir olaydır.

Bir gün okul çıkışı servisle eve dönüyorduk, her zamanki gibi "A" arkadaşım "B" arkadaşıma dışarıya su atmamız gerektiğini söyledi. Ancak A'nın her zaman getirdiği pet şişesi boştu, o yüzden benim şişeme dadandılar. Grubumuzda bir "Demokrasi" anlayışı olduğu için oy çokluğuyla benim şişemin alınarak A arkadaşım tarafından hedefe (dışarda babasının arabasını yıkamasına yardım eden 8-10 yaş arasındaki çocuklara) atılmasına hükmedildi.

Ben ise atılmamasını savunan taraftaydım, yine de attılar. O gün servisci amcanın insafına kaldık, suyu attıktan sonra şişeyi öbür camdan dışarıya fırlatıldı.

Ardından servis hareket etti fakat ardımızdan o çocuklar ve babaları arabalarıyla geldi, servisci amca durdu ve adamla konuştu. Sert bakışlara sahip adam camdan içeriye bize doğru "Kim attı lan o suyu!", "Siz mi attınız lan, he?" diye cümleler sarfetti, biz de gıkımızı çıkartamadık.

Amca o abiyle konuştu ve ortam yumuşadı, biz de yolumuza devam ettik. Servisci amca, ben indikten sonra "A" arkadaşımı bırakırken "Kimse size dokunamaz" demiş ve bizi pohpohlamıştır fakat biz o gün demokrasinin devlete vereceği potansiyel zararları anlamış olduk.
 
Grubumuzda bir "Demokrasi" anlayışı olduğu için oy çokluğuyla benim şişemin alınarak A arkadaşım tarafından hedefe (dışarda babasının arabasını yıkamasına yardım eden 8-10 yaş arasındaki çocuklara) atılmasına hükmedildi.

Konusu suç teşkil eden fiillerin oylanması, demokrasi ile ilgili değildir. Bunun siyasal bir ideoloji ile irtibatı yok zaten, konu tamamen istekler ve arzularla ilgili.
 
Teoride mükemmele en yakın ama pratikte soru işaretleri ile dolu olan demokrasi, Seymour Martin Lipset'in, ünlü makalesi "Some Social Requisites of Democracy: Economic Development and Political Legitimacy" ile farklı bir boyut kazanmıştır. Lipset'e göre demokrasi ile istikrarın sağlanabilmesinin birinci yolunun; çok partili sistem, sivil toplum örgütleri, özgür basın kuruluşları gibi "kurumlar" olmadığını, ana kaynağın sosyal yapı olduğunu savunur.

Gelir dağılımında çoğu bireyin zenginliğinden ziyade orta sınıfın güçlenmesi, hem aşırı zengin insanların otoriterliğini hem de yoksulluk sınırının çok altında yaşayan insanların radikal davranışlarını engellemektedir. Yani buradaki olay "demokrasi ile zengin olmak" değil, orta sınıfı güçlendirmektir. Demokrasiye geçişin doğal bir sürece bağlı olması ve bu sürecin devamlılığı da gelir adaletinin sağlandığı ve eğitim seviyesinin yüksek olduğu toplumlarda geçerlidir.

Üstteki belirttiğim ve kulağa çok hoş gelen kurumların ülkenin sosyolojik yapısına uygun olmayacak biçimde, yani sosyal temel henüz hazır değilken batıdan olduğu gibi kopyalanması, bu kurumların o ülkede de (buradaki ülke bizim ülke oluyor) aynı şekilde sağlıklı çalışacağı anlamına gelmez. Tam aksine zihniyet eski, kurumlar yeni bile olsa o kurumlar uzun vadede (birkaç nesil sonra) yozlaşır ve kurumların kişilere değil, kişilerin kurumlara hükmettiği bir manzara ile karşılaşılır.

Türkiye'de ise manzara tam olarak budur. Türkiye'nin iktisat tarihi de bu konu hakkında bize çok önemli ipuçları sunar. ABD'nin Marshall Yardımları sonrası kısa vadede toparlanan ekonomiye karşılık, uzun vadede dışa bağımlı kılınan bir ekonomi ile beraber Atatürk'ün ilke ve inkılaplarından uzaklaşılması, sosyolojik çerçeve hazır olmadan geçilen çok partili hayat ve demokrasileşme süreci... Hepsi bir planın parçası. ABD, Türkiye'nin tamamen kendi kendine yetebilen, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını ilan eden bir ülke olmasını (Atatürk'ün istediği bu) asla istememiştir. Bunun ilk yolu eğitim anlamında henüz iskelet formunda olan bir halka gidip manipülasyona açık olan demokrasiyi vermektir.

Atatürk, bir deha olduğu için demokrasi ve eğitim arasındaki ilişkiyi Lipset'den seneler öncesinde de biliyordu. Ona göre doğrudan demokrasi götürmek cahil bir toplumda çok tehlikeliydi. Demokrasi, ulaşılması gereken bir hedef değil, eğitimin bir sonucu olmalıydı çünkü.