Teoride mükemmele en yakın ama pratikte soru işaretleri ile dolu olan demokrasi, Seymour Martin Lipset'in, ünlü makalesi "Some Social Requisites of Democracy: Economic Development and Political Legitimacy" ile farklı bir boyut kazanmıştır. Lipset'e göre demokrasi ile istikrarın sağlanabilmesinin birinci yolunun; çok partili sistem, sivil toplum örgütleri, özgür basın kuruluşları gibi "kurumlar" olmadığını, ana kaynağın sosyal yapı olduğunu savunur.
Gelir dağılımında çoğu bireyin zenginliğinden ziyade orta sınıfın güçlenmesi, hem aşırı zengin insanların otoriterliğini hem de yoksulluk sınırının çok altında yaşayan insanların radikal davranışlarını engellemektedir. Yani buradaki olay "demokrasi ile zengin olmak" değil, orta sınıfı güçlendirmektir. Demokrasiye geçişin doğal bir sürece bağlı olması ve bu sürecin devamlılığı da gelir adaletinin sağlandığı ve eğitim seviyesinin yüksek olduğu toplumlarda geçerlidir.
Üstteki belirttiğim ve kulağa çok hoş gelen kurumların ülkenin sosyolojik yapısına uygun olmayacak biçimde, yani sosyal temel henüz hazır değilken batıdan olduğu gibi kopyalanması, bu kurumların o ülkede de (buradaki ülke bizim ülke oluyor) aynı şekilde sağlıklı çalışacağı anlamına gelmez. Tam aksine zihniyet eski, kurumlar yeni bile olsa o kurumlar uzun vadede (birkaç nesil sonra) yozlaşır ve kurumların kişilere değil, kişilerin kurumlara hükmettiği bir manzara ile karşılaşılır.
Türkiye'de ise manzara tam olarak budur. Türkiye'nin iktisat tarihi de bu konu hakkında bize çok önemli ipuçları sunar. ABD'nin Marshall Yardımları sonrası kısa vadede toparlanan ekonomiye karşılık, uzun vadede dışa bağımlı kılınan bir ekonomi ile beraber Atatürk'ün ilke ve inkılaplarından uzaklaşılması, sosyolojik çerçeve hazır olmadan geçilen çok partili hayat ve demokrasileşme süreci... Hepsi bir planın parçası. ABD, Türkiye'nin tamamen kendi kendine yetebilen, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını ilan eden bir ülke olmasını (Atatürk'ün istediği bu) asla istememiştir. Bunun ilk yolu eğitim anlamında henüz iskelet formunda olan bir halka gidip manipülasyona açık olan demokrasiyi vermektir.
Atatürk, bir deha olduğu için demokrasi ve eğitim arasındaki ilişkiyi Lipset'den seneler öncesinde de biliyordu. Ona göre doğrudan demokrasi götürmek cahil bir toplumda çok tehlikeliydi. Demokrasi, ulaşılması gereken bir hedef değil, eğitimin bir sonucu olmalıydı çünkü.