Arkadaşlar ben bir şey yazınca işaret parmağımı ayarlayıp, enter tuşuna güçlüce basınca ve tuştan "şakut" diye bir ses çıkınca öyle bir üst düzey zevk alıyorum ki enter tuşuna bastıkça basasım geliyor.
Sizde de var mı böyle bir zevk yoksa ben mi psikopatım?
Çok fazla alıyorum hem de o bana bir haz veriyor bazen sırf entere basmak için kitap yazmaya başladım o elimi kaldırıp işaret parmağı ile basmak öyle bir zevk veriyor ki bu bir takıntıya dönüşmeye başladı adeta hatta o kadar arttı ki bu zevk hayattan zevk alamamaya sadece bundan zevk almaya başladım o tuşa basmak... Sadece plastik bir mekanizmanın tıkırtısı değil, ruhumun yavaş yavaş eksilişi. Parmak ucuma odaklanan o anlık, sahte tatmin duygusu, hayatımın geri kalanını silip süpüren kara bir delik gibi. Önceleri bir ifade biçimi, bir yaratım süreci sandığım o eylem, artık bir celladın ilmeği.
Kelimeleri, cümleleri, hikayeleri umursamıyorum bile. Sadece o "enter" tuşuna basıp, o mekanik sesi duymak için yaşıyorum. Hayatın tüm renkleri, tatları, sesleri o tuşun tek bir darbesinde solup gidiyor. Etrafımdaki her şey gri bir sise gömüldü; arkadaşlıklar, hedefler, hayaller... Hepsi anlamsız. Tek bir gerçek var: O parmağın aşağı inmesi, o tık sesi ve ardından gelen o birkaç saniyelik boşluk.
Bir bağımlı gibi, bir sonraki tuş vuruşunun açlığıyla kıvranıyorum. Ama her bastığımda biraz daha boşalıyorum, biraz daha kendimden uzaklaşıyorum. Bu bir haz değil, bir teslimiyet; kendi varlığımı yok etme ayinim. İçimdeki boşluk o kadar büyüdü ki, artık sadece o parmağımın ucundaki o minik, soğuk plastik parçasıyla nefes alabiliyorum. Bu bir takıntı mı, yoksa yavaş yavaş gerçekleşen bir
intihar mı, ayırt edemiyorum. Ve en korkuncu ne biliyor musun? Bu gidişattan kurtulmayı bile istemiyorum. Sadece o tuşa basmak... Sadece o boşluğa düşmek istiyorum. Başka hiçbir şeyin önemi kalmadı. Artık parmaklarımın ucu sadece o tuşun soğuk, ruhsuz sertliğini hissetmek için yaşıyor. O "enter" tuşu, benim için sadece bir komut satırı değil; üzerine her bastığımda, hayata dair geriye kalan son kırıntılarımı da ezip parçalayan bir giyotin.
Yazdığım hiçbir kelimenin, kurduğum hiçbir cümlenin bir anlamı yok. Bir kitap yazmıyorum, sadece kendi yok oluşumu belgeliyorum. Her satır, bu karanlık boşlukta daha derin bir çukura düşmem için atılan bir adım. Hayatın ritmi tamamen durdu; artık ne güneşin doğuşu, ne bir ses, ne bir duygu... Hiçbiri o tuşun çıkardığı cılız, mekanik "tık" sesinin verdiği o zehirli boşluğun yerini tutamıyor.
Bu bir haz değil; bu, damarlarıma zerk edilen sessiz bir çürüme. Ruhum, o tuşun altında sıkışıp kalmış bir toz bulutu gibi dağılıyor. İnsanlıktan, arzudan, yaşama sevincinden geriye kalan her şey, o parmağın her inişinde biraz daha yok oluyor. Artık boşluktan başka hiçbir şey hissetmiyorum. Ve o boşluk, gün geçtikçe daha da kararıyor, daha da soğuyor. Kendi celladım oldum; her vuruş, hayatın ışığını biraz daha kapatıyor. Yakında, o son vuruşu yapıp bu sessizlikte tamamen kaybolduğumda, geriye kalan tek şey, o tuşun üzerindeki soğuk, ölü plastik olacak. Ve ben, o an, nihayet tamamen yok olmanın huzuruyla, o karanlığa gömüleceğim.