Copilot_20251030_180736.webp


Yazdığım ilk gotik öykü kitabım olan Sonun Arzusu’ndaki Kopuş isimli öykümden bir pasaj:

Yok oluş sadece ölüm müydü? İnsan kaderin akışından koparak da yok olamaz mıydı? İnsan, insanlardan koparak da yok olamaz mıydı? İnsan, gözlerden uzak olarak da yok olamaz mıydı? İnsan zihinlerden, kimisi için donuk bir şekilde, silinerek de yok olamaz mıydı? Peki insan insanların içinde de yok olamaz mıydı?

Merak Edilmek mi İstiyoruz?

E pek tabii! Fakat sorulması gereken asıl soru şuysa:

Ölümüne merak edilmek mi istiyoruz?

Ölüm bir yok oluş… Diğer bir noktadan, bir insanın asıl ölümü kendisinin son anıldığı gün değil midir?

Bu doğrultuda insanlar aslında ölümü öldürmek istiyor olabilirler mi -zihinlerde, diller kalarak; dil varlığın evidir, insan dil aracılığıyla özneleşir ve dil insanı yaratır. "Ali topu at." cümlesinde Ali sadece bir işaret (signifier). Ama gerçekte yaşayan Ali ancak bu şekilde var olur ve bu bağlamda dilde kuruluruz bizler.

İşte aceptir ki, insan dilde var olarak ölümünü bir manevrayla atlatmaya çalışıyor olabilir mi?

Peki bu arzu nereden gelmektedir?

Anlam bulmak, miras bırakmak, ölümsüz olmak… Anı ölümsüzleştirmek…

Bunları biliyoruz. Bunların haricinde bir de olaya “merak edilmeyi arzulamak” konusundan bakalım. Günümüzde, şimdiki zamanda toplumların, toplumumuzun yapısındaki bu içsel arzuyu sorgulayalım.

Bu konuda değinebileceğim 2 durum var:
  • Ölüm korkusunun bir tezahürü
  • Ve bunun sonuçlarından kendini ayrıştırmamak

Ölüm korkusunun tezahürü


Düşünce şudur: “İnsan, otantik bir varoluş sergileyememe, kendi yaşamını hakkıyla yaşayamama korkusundan dolayı ölümden korkar.”

Yani ölümün bir gün gerçekleşecek olması, zamanın kısıtlı olması, ve ilerleyen zaman diliminde “otantik varoluş” için yeterli zaman kalmaması kaygısının bir tezahürü olarak insan ölümden korkar.

Biz Türkler, Müslümanlar ölümden korkmayız derken bile aslında ölümden korkuyor olabilir miyiz? Çünkü otantik varoluş sergileme vaktimiz yok. Yani sosyoekonomik haller, sosyolojik çürüme, bireyselleşmede başarısızlıklar silsilesi, eğitimsizlik...

"Yaşadım, ben gerçekten bu hayatı yaşadım." diyemeyen insanımız ölümden korkuyor olabilir mi? Pek tabii bu mümkündür.

Varoluşsal Sancı Düzleminde Narsisizm


Otantik bir varoluş sergilemeyen insan, bu eksikliğini, "yaşamamışlığını" başkalarına projekte ederek, başkalarına yansıtarak kendi eksikliğini gidermeye çalışıyor olabilir mi?
Narsistik birey başkalarını hor görüp kendini grandiyöze bir şekilde yüceltir. Bunu "otantik yaşamak" ya da "otantik yaşayamamak" ikililiğinde sergiliyorsa ya, diyorum acep.


Hani bizim insanımız önce kendisine değil de başkasına bakar ya. Acaba "hayatı yaşayamadığı" için mi böyle?

Nihai sonuçta, iPhone, Mercedes, Nişantaşı'ndan bir ev... Bu etiketler yaşamamış insana bir yaşanmışlık veriyor -yüzeysel olarak.

Kendi varoluşsal konumunu sağlamlaştırmak için fallus yani güç gösterenlerine bel bağlıyor. Ama bir gerçek: fallusa kimse sahip olamaz ve ancak sanılar ile hareket edilebilir. Bu bağlamda kişi otantik yaşamdan uzaklığını gizlemek için bel bağladığı gösterenler (işaretler/signifiers) sebebiyle daha da otantik yaşamdan uzaklaşır.

Çözümlenme arzusu

İnsan yüzeysel ilişkiler ve yaşam hissi sebebiyle artık gerçekten yaşadığını hissetmez. Ruhen beslenmiyordur. Kalben beslenmesi gerekmektedir.
Ama kendisini kalben açmayan insan nasıl kalben beslensin? Kalpten uzak olan insan kalpten beslenmekten ne anlasın? Belki bir boyutta taşlaşmıştır da.


İnsan bu noktadan sonra çözümlenme arzusu duyabilir. Yani öteki kişi beni merak etsin konumunda pozisyon alabilir. Yani ruhtan, kalpten uzaklaşmış insan doğrudan kalbini açmaktansa nüanslar verir. Bu nüansların bir öteki kişi tarafından çözülmesini arzular. Yani bir başka deyişle merak edilmeyi arzular. Otantik bir yaşama yaklaşmak için olan bu arzu daha da uzaklaştırır. Çünkü pasif, edilgen bir nesne konumudur bu. Aktif bir özne değil.

Çözüm nedir?


Merak edilen konumunu değil de merak eden konumunu arzulamak.
Karşıdakini merak etmek, ondaki derinliği kavrayabilmek, buna doğru adım atabilmek.


Karşıdakini fark eden kendini fark eder. Kendini fark eden dünyayı fark eder.

Not 1: Bu yazı kişisel Substack blogumdaki bir blog yazısının "lite" versiyonudur. Yani düşünceler eğer kopuk geldiyse sebebi çok derinleştirmediğim için. Ama temeli verdim.
Not 2: Bu makale benim kendi kişisel felsefi düşüncemdir. Herhangi bir psikoloji biliminin gerçekliğini yansıtmamaktadır.
 
Eki Görüntüle 197314

yazdığım ilk gotik öykü kitabım olan sonun arzusu'ndaki kopuş isimli öykümden bir pasaj:

merak edilmek mi istiyoruz?

e pek tabii! Fakat sorulması gereken asıl soru şuysa:

ölümüne merak edilmek mi istiyoruz?

Ölüm bir yok oluş… diğer bir noktadan, bir insanın asıl ölümü kendisinin son anıldığı gün değil midir?

Bu doğrultuda insanlar aslında ölümü öldürmek istiyor olabilirler mi -zihinlerde, diller kalarak; dil varlığın evidir, insan dil aracılığıyla özneleşir ve dil insanı yaratır. "Ali topu at." cümlesinde Ali sadece bir işaret (signifier). Ama gerçekte yaşayan Ali ancak bu şekilde var olur ve bu bağlamda dilde kuruluruz bizler.

İşte aceptir ki, insan dilde var olarak ölümünü bir manevrayla atlatmaya çalışıyor olabilir mi?

Peki bu arzu nereden gelmektedir?

Anlam bulmak, miras bırakmak, ölümsüz olmak… anı ölümsüzleştirmek…

Bunları biliyoruz. Bunların haricinde bir de olaya “merak edilmeyi arzulamak” konusundan bakalım. Günümüzde, şimdiki zamanda toplumların, toplumumuzun yapısındaki bu içsel arzuyu sorgulayalım.

Bu konuda değinebileceğim 2 durum var:

  • ölüm korkusunun bir tezahürü
  • ve bunun sonuçlarından kendini ayrıştırmamak

ölüm korkusunun tezahürü


düşünce şudur: “insan, otantik bir varoluş sergileyememe, kendi yaşamını hakkıyla yaşayamama korkusundan dolayı ölümden korkar.”

Yani ölümün bir gün gerçekleşecek olması, zamanın kısıtlı olması, ve ilerleyen zaman diliminde “otantik varoluş” için yeterli zaman kalmaması kaygısının bir tezahürü olarak insan ölümden korkar.

Biz türkler, Müslüman'lar ölümden korkmayız derken bile aslında ölümden korkuyor olabilir miyiz? Çünkü otantik varoluş sergileme vaktimiz yok. Yani sosyoekonomik haller, sosyolojik çürüme, bireyselleşmede başarısızlıklar silsilesi, eğitimsizlik...

"Yaşadım, ben gerçekten bu hayatı yaşadım." diyemeyen insanımız ölümden korkuyor olabilir mi? Pek tabii bu mümkündür.


varoluşsal sancı düzleminde narsisizm


otantik bir varoluş sergilemeyen insan, bu eksikliğini, "yaşamamışlığını" başkalarına projekte ederek, başkalarına yansıtarak kendi eksikliğini gidermeye çalışıyor olabilir mi?
Narsistik birey başkalarını hor görüp kendini grandiyöze bir şekilde yüceltir. Bunu "otantik yaşamak" ya da "otantik yaşayamamak" ikililiğinde sergiliyorsa ya, diyorum acep.

Hani bizim insanımız önce kendisine değil de başkasına bakar ya. Acaba "hayatı yaşayamadığı" için mi böyle?

Nihai sonuçta, iPhone, Mercedes, nişantaşı'ndan bir ev... Bu etiketler yaşamamış insana bir yaşanmışlık veriyor -yüzeysel olarak.

Kendi varoluşsal konumunu sağlamlaştırmak için fallus yani güç gösterenlerine bel bağlıyor. Ama bir gerçek: Fallusa kimse sahip olamaz ve ancak sanılar ile hareket edilebilir. Bu bağlamda kişi otantik yaşamdan uzaklığını gizlemek için bel bağladığı gösterenler (işaretler/signifiers) sebebiyle daha da otantik yaşamdan uzaklaşır.


çözümlenme arzusu

insan yüzeysel ilişkiler ve yaşam hissi sebebiyle artık gerçekten yaşadığını hissetmez. Ruhen beslenmiyordur. Kalben beslenmesi gerekmektedir.
Ama kendisini kalben açmayan insan nasıl kalben beslensin? Kalpten uzak olan insan kalpten beslenmekten ne anlasın? Belki bir boyutta taşlaşmıştır da.

İnsan bu noktadan sonra çözümlenme arzusu duyabilir. Yani öteki kişi beni merak etsin konumunda pozisyon alabilir. Yani ruhtan, kalpten uzaklaşmış insan doğrudan kalbini açmaktansa nüanslar verir. Bu nüansların bir öteki kişi tarafından çözülmesini arzular. Yani bir başka deyişle merak edilmeyi arzular. Otantik bir yaşama yaklaşmak için olan bu arzu daha da uzaklaştırır. Çünkü pasif, edilgen bir nesne konu mudur bu. Aktif bir özne değil.


çözüm nedir?


merak edilen konumunu değil de merak eden konumunu arzulamak.
Karşıdakini merak etmek, ondaki derinliği kavrayabilmek, buna doğru adım atabilmek.

Karşıdakini fark eden kendini fark eder. Kendini fark eden dünyayı fark eder.

Not 1: Bu yazı kişisel substack blogumdaki bir blog yazısının "Lite" versiyonudur. Yani düşünceler eğer kopuk geldiyse sebebi çok derinleştirmediğim için. Ama temeli verdim.
Not 2: Bu makale benim kendi kişisel felsefi düşüncemdir. Herhangi bir psikoloji biliminin gerçekliğini yansıtmamaktadır.

Ne okudum bilmiyorum ama güzeldi, anlamadım ama garipti.

Elinize sağlık.
 
İnsan merak edilmek istermiş, sanki merak edilince var olacakmış gibi... Var olmak zaten başlı başına bir trajedi değil midir?
Hiçliğin ortasında kıvranan bir et parçasının, başka bir et parçası tarafından merak edilmek istemesi trajedinin kendisidir.