Osmanlı devleti çökmeden önce de güçlü liderlerini kaybetmişti ama sadece liderlerin ölümüyle yıkılmadı. Asıl mesele, o kayıpların yerine gelenlerin vasıfsız olmasıydı. Liyakat yerini torpile bıraktı, devlet aklı yerine kişisel çıkarlar geçti, uyarı yapanlar hain ilan edildi. Sadrazamlar sürekli değişti, vezirler kendi aralarında çekişti, halk ağır vergilerle ezildi ama saray eğlenmeye devam etti. Tahtta biri vardı ama devletin ruhu yoktu. Yani çöküş aslında içten başlamıştı.
Bugün Türkiye'de yaşananlara bakınca aynı işaretleri görmek mümkün. Önemli insanlar öldü ya da tasfiye edildi ama sistem ayakta kalmaya çalışıyor. Kalıyor ama nasıl? Uzmanlar konuşamıyor, kurumlar bağımsız değil, liyakat yerle bir olmuş. Osmanlı batarken “devlet yıkılmaz.” deniliyordu, şimdi de aynı kibir var. Ama o zaman da çürük duvarın üstüne badana çekilmişti. Bugün de bazı şeyler makyajla örtülüyor.
Osmanlı, batı'ya ayak uyduramadı diye çöktü derler ya hep; ama işin aslı, batı'yı anlamaya çalışanları içeriden susturmalarıydı. Bugün de eleştiren herkes dışlanıyor. Bilim değil, propaganda destekleniyor. Eğitim yerlerde, adalet tartışmalı, ekonomi borca batmış. Osmanlı son döneminde dış borçlara gömüldü, düyun-u umumiye kuruldu. Bugün biz IMF'siz ama benzer şekilde yabancı sermayeye bağımlıyız. O zaman halkın malı mülkü ipotek altına alınmıştı, şimdi halk krediye gömülmüş, ay sonunu getiremiyor.
Osmanlı'nın battığı yol belli: Aklını kaybetti, devleti yedi. Bugün de aynı süreci farklı ambalajla izliyor olabiliriz. Sadece tarih kitaplarında okuduğumuz şeyler, canlı yaşadıklarımızla örtüşüyorsa, sorun sistemde değilmiş gibi davranmak saflık olur.
Tarih tekerrür etmiyor belki ama biz aynı hataları tekrar etmeye ısrarla devam ediyoruz.