Artık kabullenmemiz gereken bir gerçek var, bizim toplumdaki aile yapısının büyük bir kısmı derinlikten tamamen yoksun, aynı evin içinde birbirinin zihninden geçen tek bir fikri bile bilmeden yaşayan milyonlarca insan var, iletişim dediğimiz şey tamamen maaş kaç oldu, sınav nasıl geçti, ne zaman evleniyorsun gibi performans takibinden ibaret, kimse karşısındakinin ne hissettiğiyle veya neye kafa yorduğuyla ilgilenmiyor, bir derdini anlatmaya çalıştığında alacağın yanıt haline şükret git bir çay iç olmaktan öteye geçmiyor, çocuklar birer birey değil de elaleme gösterilecek birer başarı belgesi veya mülk gibi görülüyor, yıllarca aynı sofraya oturup birbirinin korkularını, hayallerini, dünyaya bakışını hiç bilmeden aynı mekanda yaşlanıp gidiyorlar, ortada bağ kuran bir yapı yok, sadece rolünü oynayan ve birbirine katlanan yabancılar var,
Bu sığlığın en büyük sebebi ilişkinin hiçbir zaman birey merkezli kurulmaması, evlilikler bile insan odaklı değil düzen odaklı yapılıyor, iki insan birleşip ortak bir zihin dünyası inşa etmiyor, sadece toplumsal beklentileri yerine getirmek için aynı çatı altına giriyor, evlenilmiş olmak için evleniliyor, çocuk yapılmış olmak için yapılıyor, sonra o evlerin içinde herkes kendi yalnızlığına çekiliyor, akşam salonda herkes aynı ekrana bakıyor ama kimse birbirinin yüzüne bakmıyor, kurulan cümleler kumanda nerede, yemekte ne var, yarın hava nasılmış çizgisine hapsolup kalıyor, Böyle bir iklimde yetişen çocuk haliyle ailesiyle hiçbir zihinsel bağ kuramıyor, sanat konuşamıyorsun, felsefe yapamıyorsun, kendi iç dünyandaki çatışmaları veya varoluşsal kaygılarını açamıyorsun, çünkü verecekleri tepki ya küçümseme oluyor ya da konuyu hemen saçmalama diyerek kapatma çabası, zihinsel kapasiteleri veya duygusal derinlikleri o konuyu işlemeye yetmediği için en kolay yolu seçip seni mantıksız ilan ediyorlar, sen de bir süre sonra pes edip kendi dünyanı o evden tamamen soyutluyorsun, evin içinde bir hayalet gibi yaşamaya başlıyorsun,
Sorun sadece duygusal bağın olmaması da değil, mülkiyetçi zihniyet her şeyi zehirliyor, çocuk ailenin bir uzantısı, bir yatırımı, elaleme karşı gurur kaynağı olarak görülüyor, senin ne olmak istediğin değil, dışarıya nasıl göründüğün önemli, meslek seçimin bile onların elaleme anlatacağı hikayeye göre şekillenmek zorunda bırakılıyor, senin mutluluğun veya zihinsel sağlığın, teyzelerin, amcaların, komşuların ne diyeceği gerçeğinin yanında sıfır değer taşıyor, kriz anlarında seni koruması gereken yapı, sırf elalem ne der kaygısıyla seni ilk feda eden yapıya dönüşüyor, Sonuçta ortaya birbirine bağımlı ama birbirini hiç tanımayan, duygusal olarak sakat kalmış nesiller çıkıyor, aynı genetik koda sahip ama zihnen ışık yılları kadar uzak insanlar aynı masada çay içiyor, ne sevgi gerçek bir sevgiye benziyor ne de saygı gerçek bir saygıya, her şey ezberlenmiş rollerin oynandığı ucuz bir tiyatrodan ibaret kalıyor, biz de kendi içimizde bu yüzeyselliğin bıraktığı tahribatı tamir etmeye çalışıyoruz.