"Farkındalık" denilen de bu sanırım. Sen, senden başka etrafında dönenlerden ne kadar haberdarsın? Lakin o da sınırlarla boğuşuyor.

Algılayamadığın her şey senin için soyut mudur?

Kavramların soyut ve somutluğu üzerinden bir ayrım kurmak istemiştim aslında. Doğru ve yanlış; kurallara göre değerlendirilirse somut olabilir tabii, ama kurallar ve uygulamaları da somut olmalı ki doğru ve yanlış, her an, durum ve kişi için aynı ortaklıkta buluşabilsin.
 
Son düzenleme:
İnsanlnarın birbirine zarar verdiği gerçekliği varken doğal özürlü bir insanı anlamak biraz "fanzeti" kalıyor bence, öncelikle "olanı" korumak lazım. Bunu insan zihninin yarattığı yaşamda çok fazla görüyorum ve akıl almaz şizofreni gibi.

Hayale dalıyor, bazı şeyleri algılamaya çalışıyor fakat gerçekte birileri engelli bırakılıyor ve aslında buna çok fazla bir şey yapılmıyor. O kadar çok sağlıklı bir insanı sağlıksız duruma getiren durumlmar varki.
Mesela psikoloji alanında pskiyatristler bile bile çok uzun yıllar insanllara antidepresan ve antipsikotik yazıyorlar ve bu kalıcı zararlara neden oluyor.
Yani iyi sanılan kötü var. Bir şeyleri gerçeklikten kopup algılamaya çalışmakta böyle bir şey. Gerçeklikte kalıp bazı şeyleri anlayıp buna gerçekten engel olmak önemli.
 
Konuya psikanalitik kuram perspektifinden yaklaşacağım. Umarım konunun eksenini yanlış anlamamışımdır.

1. Hayatta pek çok an içinde, verdiğimiz kararları; birkaç vakit sonra yanlışlayıp, yapmasaydım iyi olurdu diyebiliyor muyuz?
2. Bir üstteki hareketimizin temelinde, doğru ve yanlıştan daha fazla olarak; duygusal devinimlerimiz etkili olabiliyor mu?

Freud'a göre -profilimdeki zat- insan zihni bilinçdışı ve bilinç olarak iki boyutludur.
Senin benim günlük hayatta farkında olduğumuz bilincimiz dışında, bizim erişimimiz olmayan bilinçdışımız var -bilinçaltı olarak da bilinir.

Bilinçdışı, bastırılmış düşüncelerimizi, duygularımızı, arzularımızı, dürtülerimizi içerir.

Bireylerin yaşadığı olaylar sonucunda (bu olaylar doğumdan itibaren vardır ve bilinçdışını besler) birtakım zihinsel olgular -düşünce, duygu, arzu ve dürtü- bilinç tarafından kabul edilemez olarak bulunur ve bilinçaltına itilir.

Bilinçaltına bastırılmış bu zihinsel olgular, bilince/yüzeye çıkmak isterler ve sonuç itibarıyla birtakım haller meydana gelir. Depresyon, kaygı gibi patolojilerin yanında aslında bizim kişiliğimizi oluşturan bazı özellikler de kazanırız. Örneğin kişinin yaşadığı çocukluk deneyimi sonrası kişide sınırda kişilik örüntüsü meydana gelmiş olsun; bu kişi ilerleyen hayatında pişman olacağı dürtüsel davranışlar da bulunabilir -bu sadece bir örnektir.

Bunun yanında bahsi zihinsel olgular yüzeye çıkmaya çalışırken bilinç tarafından tekrar itilmeye, bastırılmaya çalışılır -bu suretle birtakım savunma mekanizmaları kullanılır.
Bu savunma mekanizmaları davranışlarımızı şekillendirebilir -buna verdiğimiz kararlar da dahildir.

Örnek vermek gerekirse Türk toplumunda eşcinsel çocuğu olan bir aile düşünelim. Eşcinsellik Türk toplumunda, "ibnelik / topluk" olarak da bahsedilir. Bu hakaretvari kelimelerin ekseninde düşünelim.

"Top" kelimesi Türk toplumunda "erkeklik dışı/gerçek erkekliğe aykırı" anlamları taşıyabilir.

Biyolojik cinsiyeti erkek olan bir çocuğun eşcinsel yönelime sahip olması yani "top" olması, baba için bir utanç kaynağıdır. Bunun da ötesinde bilinçaltında "başarısız ebeveynlik" yahut "başarısız babalık" bilişleri oluşabilir. "Başarısız babalık", "benden bu çıktı" inancı kişide bilinçaltı suçluluk duygusu oluşturabilir. Bilinç bu suçluluğu inkar eder ve birtakım savunma mekanizmaları kullanır. Buna örnek vermek gerekirse baba, kendi suçluluğuyla baş başa kalmamak için bu suçluluğu yansıtma ile çocuğuna yansıtır ve çocuğuna agrasyon sergileyebilir. Babanın, insanın, bilinçdışı süreçleri doğrultusunda meydana gelen agrasyon ve bu doğrultudaki eylemler kişinin kararlarını, davranışlarını etkileyebilir.

Yani kısaca toplarlamak gerekirse: bilinçdışı süreçler kişinin davranışlarını ve kararlarını etkileyebilir -etkiler de.

3. İnsanın algısı; kendini ait hissettiği zümre tarafından onaylanması ile coşabiliyor mu?

Tabii ki. Adlerci kuramda, Adler, çocuğun doğuştan bir aşağılık kompleksiyle dünyaya geldiğini söyler.
Bilinçaltında olan bu aşağılık kompleksiyle başa çıkmak için üstünlük çabasına girer birey.
Üstünlük çabası birey için hayatta kalma ve anlam bulma anlamında itici güç olur.

Adler'e göre, kişi hayatındaki bu süreçte, doğal bir aidiyetlik ihtiyacına sahiptir. Bir gruba ait hissedip grup tarafından onaylanma ve kabul görme, kişinin doğal ihtiyacının karşılanması için önemlidir.

Bir kişinin aidiyetlik hissettiği gruptan onay alması, doğuştan gelen aşağılık kompleksiyle başa çıkma mekanizmasıdır.

Diğer bir bakış açısı ise Erikson'dandır. Erikson psikososyal gelişim kuramının 5.dönemi olan adelosan evrede kişi kimlik oluşturma amacı taşır. Bu bağlamda kişi "ben kimim, kim olabilirim, kimlerden olabilirim" gibi sorulara yanıt bulmaya çalışır. Kişi eksik kimlik algısını toplumla tamamlamaya çalışır.
Bu suretle, aidiyetlik kurduğu gruptan onaylanması kişinin algısını coşturur denebilir.

Yargısı, üstte belirtilen üç ihtimalle şekillenebilecek bireylerin ifadesini, doğru veya yanlış açısından değerlendirmek; soyut ile ilgili değil midir?

Sonuçta, soyut da kişiselliğe hapsolmuştur demek gayet mümkündür.

Yaşadığımız da; kişisel düsturlarını, anlamla iştiraklendirip, buna karşı desteklerini, yine kişilerden alanların kararları ile ilgilidir.
Bu kısmı pek anlamadım.
Anladığım kadarıyla cevap vereyim.

Bireylerin ifadelerini, kararlarını, davranışlarını iyi ve kötüye göre yorumlamak yine bilinçdışı süreçlerden etkilenebilir.

Örneğin rasyonelleştirme savunma mekanizması ile kişi evrensel boyutta kötü olan şeyi kendi durumunda iyi veya nötr yahut kabul edilebilir olarak görebilir.

Aynı şekilde benzer dinamikleri yargı organlarında da görebiliriz, çünkü onlar da insan ve aynı psikolojik yapıya sahiplerdir.

Bireylerin ifadesini iyi kötü açısından değerlendirmek için evrensel temelli bir anlayışa ihtiyacımız var.

Evrensel temelli bir anlayış yoksa göreceli bir iyi kötü anlayışı söz konusu olacaktır ki bu da kaos ortamı yaratabilir.

Umarım anlamışımdır.
 
Son düzenleme:
Bilinç esasen "yaratıcıya karşı çıkmaktır" bilinç dışı doğallıktır. Bilinçle insan başkalarına veya kendine tanrı olur. Bilinç dışı olmak bir insanın "her türlü başkasına zarar verebileceğini" düşündürür fakat bu aslında "bilinçli" insanın vardığı noktadır.
50yıl öncesinde LGBT'nin kabul edilmesi "ensestin" kabul edilmesi gibi bir şeydi ama şimdi gayet doğal.
Akla gelebilecek her şey insan zihninin onayından geçmek zorundadır ve bu "bilinçtir" ve insan tanrı olmuştur (yeterli kapasitesi ve fıtratı uygun olmadığı halde) tüm yaşanan sorunların temeli buna dayanır.