Türkiye’de deprem artık bir doğa olayı değil, bir yönetim sınavı. Her büyük sarsıntıdan sonra aynı cümleleri duyuyoruz: “Bu bir milat olacak.” Ama sonra ne oluyor? Birkaç ay geçiyor, enkaz tozları kalkıyor, vaatler unutuluyor. Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi aynı dayanıksız binalar, aynı denetimsizlik, aynı siyasi çıkar kavgaları kaldığı yerden devam ediyor.
Devletin elinde bilim insanlarının yıllardır hazırladığı raporlar var. Nerede ne büyüklükte deprem olabileceği az çok belli. Ama mesele bilim değil, öncelik meselesi. Rant uğruna imar affı çıkaran bir sistemde, kentsel dönüşüm de, afet yönetimi de kâğıt üstünde kalıyor. Depremden sonra “kader planı” diyerek sorumluluğu doğaya yıkmak, bu ülkenin insanına yapılabilecek en büyük haksızlık.
İstanbul örneğini düşünelim. Yıllardır “büyük deprem kapıda” deniyor ama hâlâ binlerce bina riskli durumda. Belediyeler arasında siyasi çekişmeler yüzünden dönüşüm planları bile yavaş ilerliyor. Deprem sadece yer altındaki fayları değil, sistemdeki çürümüşlüğü de ortaya çıkarıyor. Çünkü bir ülkede denetim siyasetten bağımsız değilse hiçbir mühendislik hesabı işe yaramaz.
Kahramanmaraş depremleri bu gerçeği suratımıza tokat gibi çarptı. Binlerce insan göz göre göre yıkılan binalarda can verdi. Müteahhitler, denetçiler, yerel yöneticiler zincirinin hiçbiri gerçekten hesap vermedi. Olan yine halka oldu. “Bir daha yaşanmasın” dedik, ama geçen her gün aynı hatalar yeniden işleniyor.
Türkiye’nin artık “depremle yaşamayı” değil, “depremle yönetilmeyi” bırakması gerekiyor. Afet sonrası yardımlar değil, afet öncesi önlemler konuşulmalı. Bilimle değil siyasetle hareket eden bir sistem, her sarsıntıda yeniden yıkılır. Gerçek kurtuluş, betonla değil adaletle başlar.
Devletin elinde bilim insanlarının yıllardır hazırladığı raporlar var. Nerede ne büyüklükte deprem olabileceği az çok belli. Ama mesele bilim değil, öncelik meselesi. Rant uğruna imar affı çıkaran bir sistemde, kentsel dönüşüm de, afet yönetimi de kâğıt üstünde kalıyor. Depremden sonra “kader planı” diyerek sorumluluğu doğaya yıkmak, bu ülkenin insanına yapılabilecek en büyük haksızlık.
İstanbul örneğini düşünelim. Yıllardır “büyük deprem kapıda” deniyor ama hâlâ binlerce bina riskli durumda. Belediyeler arasında siyasi çekişmeler yüzünden dönüşüm planları bile yavaş ilerliyor. Deprem sadece yer altındaki fayları değil, sistemdeki çürümüşlüğü de ortaya çıkarıyor. Çünkü bir ülkede denetim siyasetten bağımsız değilse hiçbir mühendislik hesabı işe yaramaz.
Kahramanmaraş depremleri bu gerçeği suratımıza tokat gibi çarptı. Binlerce insan göz göre göre yıkılan binalarda can verdi. Müteahhitler, denetçiler, yerel yöneticiler zincirinin hiçbiri gerçekten hesap vermedi. Olan yine halka oldu. “Bir daha yaşanmasın” dedik, ama geçen her gün aynı hatalar yeniden işleniyor.
Türkiye’nin artık “depremle yaşamayı” değil, “depremle yönetilmeyi” bırakması gerekiyor. Afet sonrası yardımlar değil, afet öncesi önlemler konuşulmalı. Bilimle değil siyasetle hareket eden bir sistem, her sarsıntıda yeniden yıkılır. Gerçek kurtuluş, betonla değil adaletle başlar.
Son düzenleyen: Moderatör: