Guilty Conscience
Üstün
Bizim burada Alanya’da, yani avokado market raflarındaki o ulaşılmaz lüks nesne değil; sokakta yürürken ağacına çarptığımız, mutfağımızın domatesi, biberi kadar sıradan bir parçasıdır. Yani en tazesini yerinde tüketiyoruz diyebilirim.
Açık konuşayım, avokado besleyicidir, güzeldir ama yaratılan o devasa algı balonu kadar da abartılacak bir olay değildir. Asıl itirazım ise tüketim şekline. Şu avokadoyu ezip püre yapma modası, meyvenin doğasına tamamen aykırı zaten. Neden mi? Çünkü avokadoyu macun hâline getirdiğiniz an, o kendine has yağlı ve tok dokusunu öldürüyorsunuz. Meyve, karakterini kaybedip sıradan bir bebek maması kıvamına dönüyor. Bu meyvenin hakkı, tıpkı sert bir elma gibi bıçakla dilimlenerek, dişe gelir hâlde yenmesidir. O gerçek aromayı ve yağ dengesini ancak çiğneyerek, meyvenin strüktürünü bozmadan alabilirsiniz.
Mesela ben mutfağa girdiğimde avokadoyu alıp öyle şekilli şukullu tabaklar veya karışık soslarla hiç uğraşmam. Direkt bıçağı vurur, ikiye bölerim ve çekirdeğini çıkardıktan sonra asla içini kaşıkla falan oymam. Kabuğunu nazikçe soyup, tıpkı sert bir elma soyuyormuşum gibi tahtanın üzerinde hilal şeklinde, dilim dilim keserim. “Üzerine ne koyuyorsun?” derseniz de öyle tadını bastıracak bin bir çeşit baharata falan boğmam. Sadece biraz kaya tuzu gezdiririm, belki keyfime göre çok az limon sıkarım ama o kadar. Çünkü benim bütün olayım, meyvenin o ham tadını ve gerçek dokusunu hissetmektir. Çatalı batırdığımda o dilim dağılmayacak, dimdik duracak; ağzıma attığımda da yağlı yapısını damağımda değil, bizzat dişlerimle çiğneyerek hissedeceğim ki yediğim şeyden tat alayım. Yoksa püreymiş, ezmeymiş; bunlar meyvenin karakterini öldürüyor. Bana göre makbul olanı, tarladan geldiği gibi en yalın, en diri ve en net hâliyle tüketmektir.
Tabii bu anlattıklarım sakın yanlış anlaşılmasın; kimsenin yediğiyle içtiğiyle, tabağındaki zevkiyle bir derdim yok. Herkesin damak tadı kendine sonuçta. Zaten bu meyve öyle her toprakta biten sıradan bir şey değil. Biraz bakarsanız görürsünüz ki bunun asıl ana vatanı, ta okyanus ötesi Meksika taraflarıdır. Ama iklimi ve toprağı sevdiğinden, bizim güzelim Akdeniz kuşağını da kendine ikinci vatan bellemiş. Yani dünyada sayılı yerde büyüyen bir meyvenin kıymetini bilip, kökenine ve yapısına uygun tüketmek bence gerek. Yoksa amacım asla kimseye ders vermek ya da yargılamak değil; sadece bu coğrafyanın bir değeri olarak bildiklerimi yazdım.
Açık konuşayım, avokado besleyicidir, güzeldir ama yaratılan o devasa algı balonu kadar da abartılacak bir olay değildir. Asıl itirazım ise tüketim şekline. Şu avokadoyu ezip püre yapma modası, meyvenin doğasına tamamen aykırı zaten. Neden mi? Çünkü avokadoyu macun hâline getirdiğiniz an, o kendine has yağlı ve tok dokusunu öldürüyorsunuz. Meyve, karakterini kaybedip sıradan bir bebek maması kıvamına dönüyor. Bu meyvenin hakkı, tıpkı sert bir elma gibi bıçakla dilimlenerek, dişe gelir hâlde yenmesidir. O gerçek aromayı ve yağ dengesini ancak çiğneyerek, meyvenin strüktürünü bozmadan alabilirsiniz.
Mesela ben mutfağa girdiğimde avokadoyu alıp öyle şekilli şukullu tabaklar veya karışık soslarla hiç uğraşmam. Direkt bıçağı vurur, ikiye bölerim ve çekirdeğini çıkardıktan sonra asla içini kaşıkla falan oymam. Kabuğunu nazikçe soyup, tıpkı sert bir elma soyuyormuşum gibi tahtanın üzerinde hilal şeklinde, dilim dilim keserim. “Üzerine ne koyuyorsun?” derseniz de öyle tadını bastıracak bin bir çeşit baharata falan boğmam. Sadece biraz kaya tuzu gezdiririm, belki keyfime göre çok az limon sıkarım ama o kadar. Çünkü benim bütün olayım, meyvenin o ham tadını ve gerçek dokusunu hissetmektir. Çatalı batırdığımda o dilim dağılmayacak, dimdik duracak; ağzıma attığımda da yağlı yapısını damağımda değil, bizzat dişlerimle çiğneyerek hissedeceğim ki yediğim şeyden tat alayım. Yoksa püreymiş, ezmeymiş; bunlar meyvenin karakterini öldürüyor. Bana göre makbul olanı, tarladan geldiği gibi en yalın, en diri ve en net hâliyle tüketmektir.
Tabii bu anlattıklarım sakın yanlış anlaşılmasın; kimsenin yediğiyle içtiğiyle, tabağındaki zevkiyle bir derdim yok. Herkesin damak tadı kendine sonuçta. Zaten bu meyve öyle her toprakta biten sıradan bir şey değil. Biraz bakarsanız görürsünüz ki bunun asıl ana vatanı, ta okyanus ötesi Meksika taraflarıdır. Ama iklimi ve toprağı sevdiğinden, bizim güzelim Akdeniz kuşağını da kendine ikinci vatan bellemiş. Yani dünyada sayılı yerde büyüyen bir meyvenin kıymetini bilip, kökenine ve yapısına uygun tüketmek bence gerek. Yoksa amacım asla kimseye ders vermek ya da yargılamak değil; sadece bu coğrafyanın bir değeri olarak bildiklerimi yazdım.
Son düzenleyen: Moderatör: