Düşünün ki klasik teistik anlayışta olduğu gibi bir Tanrı’sınız: Her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, zamanın ve mekânın ötesinde, mutlak bilgiyle donanmış bir varlık. Daha hiçbir şey başlamadan, her şeyin nasıl gelişeceğini eksiksiz biliyorsunuz. Şeytan’ın isyan edeceğini, Adem’in yasak meyveyi yiyeceğini, insanlığın karanlık bir tarih yazacağını, milyarlarca canlının acı çekeceğini ve sonunda kimilerinin sonsuz bir azaba mahkûm olacağını da biliyorsunuz.
Ama buna rağmen her şeyi başlatıyorsunuz. Şeytanı yaratıyor, melekleri yaratıyor, cenneti ve cehennemi inşa ediyorsunuz. Ardından Adem’in yasak meyveyi yemesiyle başlayan sürecin faturasını tüm insanlığa kesiyorsunuz. Bu “ilk günah” kavramını nesiller boyu sürecek bir yük haline getiriyor, insanları doğdukları anda suçlu ilan ediyorsunuz. Dahası, bu sürecin nereye varacağını zaten baştan bildiğiniz halde...
Sonra insanı yaratıyorsunuz. Ona sınırlı bir akıl, kısa bir ömür ve yaşadığı çevreye göre şekillenecek bir bilinç veriyorsunuz. Üstelik dünyaya binlerce farklı inanç, mezhep, kültür ve ideolojiyi serpiştiriyor, ardından da bu karmaşanın içinden "doğru yolu bulmalarını" bekliyorsunuz. Modern tıp sağ olsun, ömrümüz biraz uzadı. En azından tanrının veremediğini modern tıp verdi.
“Bu bir imtihan” deniyor. Ancak bu açıklama, durumu daha da çelişkili kılıyor. Çünkü eğer Tanrı her şeyi önceden biliyorsa, zaten kimlerin neye inanacağını da biliyordur. Hangi dine doğacağını, hangi düşünceyle yetişeceğini ve hatta hangi tercihi yapacağını… Bu durumda özgür iradeden söz etmek ne kadar anlamlı?
Ayrıca doğru yolu bulmaya çalışırken elimizdeki kaynaklar da son derece belirsiz: Sembollerle dolu metinler, alegoriler, çağın şartlarına göre değişen emirler ve yorum farklılıkları… Bunların üzerine bir de şu beklenti ekleniyor: Tanrı’ya inanmak, ona ibadet etmek, itaat etmek. Ancak bu talepler; fiziksel olarak algılanamayan, doğrudan ilişki kurulamayan bir varlıktan geliyor.
Bu noktada akla şu soru geliyor: Sonsuz güce ve bilgiye sahip bir varlık neden tapınılmak ister? Neden kendi yarattığı varlıktan, sınırlı zekasıyla mutlak bir itaati şart koşar? Ve neden itaat etmeyeni sonsuz azapla tehdit eder?
Eğer gerçekten böyle bir Tanrı varsa, bu davranışlar en hafif tabirle narsistik değil midir? Bu, sevgiye dayalı bir ilişki değil; korkuya dayalı bir bağlılık dayatmasıdır.
Eğer Tanrı, klasik teistik anlatılarda olduğu gibiyse; yani egosunu tatmin etmek isteyen, itaati saplantı haline getirmiş ve itaatsizlik karşısında cehennemle tehdit eden bir varlıksa: O gerçek olsa bile ben ona itaat etmem. Cehennem mi? Varsın olsun. Ben özgür irademi, sorgulama yeteneğimi ve ahlaki duruşumu bir tehdit karşısında feda edemem. Çünkü gerçekten yüce olan bir varlık, önce bu saygıyı hak etmeli.
Bu noktada durup düşünmek gerekiyor: Bu evrende yaşanan adaletsizlikler, acılar, çelişkiler gerçekten sonsuz merhamete sahip bir yaratıcıyla örtüşüyor mu? Yoksa bu evren; sonsuz bilgi ve güce sahip ama yalnızlaşmış bir varlığın kendine bir oyun kurma çabası mı?
Belki de insan, Tanrı’nın yalnızlığına çare olsun diye yaratıldı. Belki de evren bir tiyatro sahnesi ve biz sadece izlenen karakterleriz.
Ya da daha sade bir ihtimal: Tanrı varsa bile, bizim yüklediğimiz anlamlarla, “sonsuz iyilik”, “kusursuz adalet” ve “mutlak merhamet” gibi insan merkezli tanımlarla örtüşmek zorunda değil.
Ben bir yaratıcı olabileceğine inanıyorum. Ama onun, dinlerin iddia ettiği gibi mutlak adalet ve sevgiyle tanımlanması bana pek mantıklı gelmiyor. Bu evrendeki düzensizlik, haksızlık ve anlamsızlık; ya Tanrı’nın düşündüğümüz gibi biri olmadığını gösteriyor, ya da kutsal kitaplarda anlatılan Tanrı, tamamen insan zihninin bir ürünü.
Umarım sorunuza da yanıt olmuştur.