Merhaba, bu bir ağlama konusu değildir. Yanlış anlamayın. Sadece merak. Neden kimsenin ilgisini çekmedi? Yani en son 8 Mart konusu açtım 1 kişi dahi dönüş yapmadı.

İçerik üretmek, yazmak, ifade etmek bir şeyleri... O kadar zevk veriyor ki... Anlatamam. Hani illa herkes yapacak diye bir şey yok. Ama 1 Allah'ın kulu dahi bakmadı. İlginç geldiği için konusunu açıyorum. Gerçekten sadece merak.

Hocam forumun aktif saatlerinde açsanız daha fazla kişi görürdü.

22:00 sonrası atmayı deneyin çok uğraştığınız konuları. Ben 2 tane oyun inceleme ve 2 farklı mod konusu açtım, düzgün saatte açtıklarım daha popüler oldular.

Bu taktiği de çoğu kişi bilmez söyleyeyim. ;)
 
Hocam forumun aktif saatlerinde açsanız daha fazla kişi görürdü.

22:00 sonrası atmayı deneyin çok uğraştığınız konuları. Ben 2 tane oyun inceleme ve 2 farklı mod konusu açtım, düzgün saatte açtıklarım daha popüler oldular.

Bu taktiği de çoğu kişi bilmez söyleyeyim. ;)

Aslında konular sabah ve öğlen arası açılsa daha iyi olur ana sayfaya düştüğü için konu direkt görüntülenir ve başka üyeler tarafından yorum alınır. Gece açılan konularda pek yorum alınmıyor. Başka konular için de geçerli.
 
Blog herkese hitap etmiyor hatta bizim halka genel olarak hitap etmiyor. İnsanlardan o kadar bıktık ki kişisel yazıları okumak bile istemiyoruz. Şahsa yönelik bir durum olmasa da internette istemeyeceğiniz kadar saçma sapan insan olduğu için kurunun yanında yaş da yanıyor. Instagram'da insan yerine koyup bir paragraf okuduğum yorumun sonunda "Niye okudun ki?" gibi saçma sapan ifadelerle karşılaşınca insanda takat kalmıyor. Biraz içimi döker gibi oldum ama genel hatlarıyla geçmeye çalıştım. Şahsen makale tarzı yazıları daha çok seviyorum.
 
Aslında konular sabah ve öğlen arası açılsa daha iyi olur ana sayfaya düştüğü için konu direkt görüntülenir ve başka üyeler tarafından yorum alınır. Gece açılan konularda pek yorum alınmıyor. Başka konular için de geçerli.

Ben ne zaman akşam açsam konularım daha fazla etkileşim alıyor.

Ama akşamdan sonra gece yine aktiflik düştüğü doğru.

Merhaba, bu bir ağlama konusu değildir. Yanlış anlamayın. Sadece merak. Neden kimsenin ilgisini çekmedi? Yani en son 8 Mart konusu açtım 1 kişi dahi dönüş yapmadı.

İçerik üretmek, yazmak, ifade etmek bir şeyleri... O kadar zevk veriyor ki... Anlatamam. Hani illa herkes yapacak diye bir şey yok. Ama 1 Allah'ın kulu dahi bakmadı. İlginç geldiği için konusunu açıyorum. Gerçekten sadece merak.

Bir de söylemeyi unuttuğum bir şey var. Bloglarınızı video şeklinde yapsanız daha popüler olabilirler. YouTube'da "Video essay" muhabbeti popüler bayağı.

Düzgün yaparsanız 3 saatlik video yapsanız bile en azından arkada dinleyenler olur. Bu tip şeylere talep var ama genelde insanlar okumayı sevmiyorlar. Okumanın bayağı zihin yoran bir şey olduğunu da unutmayalım.
 
Son düzenleme:

Herkesin kendini ifade etme biçimi yönelimlerine göre değişiklik gösterir. Kimisi yazarak, kimisi resim çizerek, kimisi de müzik yaparak kendini ifade eder. Kimisinin de hitap gücü çok yüksektir ve doğrudan konuşarak kendini ifade eder.

Ben mesela kendimi müzik ile ifade eden birisiyim. Elektro gitar çalıyorum ve yazdığım parçalar var. Her notada bir ruh var, gecenin bir yarısı o sessizlikte düşünürken kendimi ifade edebileceğim en iyi sesi bulmaya çalışıyorum. Bazı aralıklar ağlıyor mesela. Hani "gitarı ağlattı be..." derler ya o misal.

Yani "Sanatçı burada ne anlatmak istemiş?" cümlesini çok sık duymuşsunuzdur. İşin özü bu. O yüzden garipsenecek bir şey yok.

Hocam forumun aktif saatlerinde açsanız daha fazla kişi görürdü.

O sırada gece 2'de inceleme postlayan ben...
 
Merhaba, bu bir ağlama konusu değildir. Yanlış anlamayın. Sadece merak. Neden kimsenin ilgisini çekmedi? Yani en son 8 Mart konusu açtım 1 kişi dahi dönüş yapmadı.

İçerik üretmek, yazmak, ifade etmek bir şeyleri... O kadar zevk veriyor ki... Anlatamam. Hani illa herkes yapacak diye bir şey yok. Ama 1 Allah'ın kulu dahi bakmadı. İlginç geldiği için konusunu açıyorum. Gerçekten sadece merak.

Ben yazmayı, kendimi ifade etmeyi çok seven birisiyim ve eskiden blog işini daha önce denemiştim ama hiç tutmadı, hatta bir kişi bile bakmadı. Blog'a kıyasla Techolay beni daha çok cezbetti, para kazanmıyor olsam dahi huzuru yeter. Recep ağabeyin vasıtasıyla foruma gelmiştim ve belki farkında değildir ama sağ olsun birçok değerli insanla tanışmama vesile oldu. Forum sayesinde istediklerimi yapabiliyorum yani bu durumda açıkçası blogu tercih etmek istemedim. İkisi aynı değildir elbet ama sonuç olarak istediklerim karşılanıyor.
 
Radar sistemlerini anlattığım orta detay seviyesinde bir yazım vardı. Yerli uçağımızın 5. nesil olmak için duyduğu ihtiyaçları anlattığım bir yazım daha vardı. Aslında bunları bir ankete göre oluşturuyorum ama mesele şu ki, benim buraya yazdığım yazıların detay seviyesi arttıkça onu okyan da azalıyor; tamamını okuyan da. 1 kişi de beğenecek olsa ben buradaki insanlara bilgi birikimi aktarmaya devam edeceğim.


Örneğin bu yazıya eklemek istediğim onlarca mod ve alt-mod vardı, daha detaylı içerikler de vardı ama yazarken yoruldum 🤠
 
Bunu bir gelir kaynağı olarak görmeden yapacaksak bu bir hobi oluyor. Türkiye'de insanların neden hobisinin olmadığını sorgulamak sizi cevaba ulaştıracaktır diye düşünüyorum.
 
Merhaba, bu bir ağlama konusu değildir. Yanlış anlamayın. Sadece merak. Neden kimsenin ilgisini çekmedi? Yani en son 8 Mart konusu açtım 1 kişi dahi dönüş yapmadı.

İçerik üretmek, yazmak, ifade etmek bir şeyleri... O kadar zevk veriyor ki... Anlatamam. Hani illa herkes yapacak diye bir şey yok. Ama 1 Allah'ın kulu dahi bakmadı. İlginç geldiği için konusunu açıyorum. Gerçekten sadece merak.
Çoğu zaman böyle hayal kırıklıklarına uğrayabilirsin. Benimde başıma geldi sana benzer durumlar. Benimde eskiden Descartes Dergi isimli dergim vardı üniversite yıllarında. Felsefe ve Sosyoloji dergisiydi. Heredot Dergi isimli tarih dergisi girişimimde oldu. Yazar ekibi bulmakta sorun çekiyordum. Sonunda 4 kişilik ekibimiz büyümedi ve sonuç hüsran.

İlgisinin çekmemesinin sebebi senin sorunun değil. İlgili değiller o kadar. Kendini suçlamamalısın. Eskiden bende suçladım kendimi. Kaç gece uyuyamadım ama sorunun bende olmadığını gördüm.

Senin fikrine ilham olacağını düşündüğüm yazı; (Link bırakacağım fakat birinde uyarı yedim gene yemek istemem o yüzden alıntıyı ekliyorum)

Muhabirden az kullanılmış, tüm hayal muayeneleri yapılmış, ‘düş’ük kilometreli, Türk malı zaman makinemizle küçük bir İstanbul turuna çıkaracağız sizi. Akbil, KentKart ve türevleri geçmez, bilet niyetine bir nar tanesi yeterli. Fonda İstanbul sokakları şarkısı, istikamet 1900’lü yıllar…

Bel vermiş damlarıyla yorgun evler, bu evlerin gölgesinde oynayan çocuklar, sokaktan tıngır mıngır geçen at arabaları, köşe başlarını tutan seyyar satıcılar… Tenha bir hayat hâkim şehre. Ta ki Birinci Dünya Savaşı (1914–1918) patlayana kadar. Şehirler eksilir savaş sonrası. Nüfus giderek azalır. Eli silah tutan erkekler cepheye koşunca, kadınlara yeni görevler düşer. Fabrikada işçi, tarlada ırgat, hastanede hemşire, okulda öğretmen olurlar.

O zamanlar Mutluluk Kapısı (Dersaadet) denilen İstanbul’un sokakları çöpten geçilmez olunca iş başa düşer ve kadınlar çalı süpürgelerine sarılır. Bundan böyle, Şehremaneti denilen belediye bünyesinde çöpçü olarak çalışacaklardır.

Klasik dönemde şehrin temizlik problemini devlet ve halk el ele çözerken 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra kurulan Şehremaneti sayesinde temizlik işleri daha profesyonelce yapılır. Belediye bünyesinde kurulan temizlik müdürlükleri, alınan görevliler, temin edilen alet edevat, çöp arabalarıyla beraber sıhhî temizlik tüm sokaklara nüfuz eder. 1868 yılında ilk kez çöp arabaları yaptırılır. İstanbul’un cadde ve sokak aralarında dolaşan ‘arazöz’ denilen tahta el arabalı çöpçüler, düşük ücretler karşılığında evlerden çöplerini toplar. Çöpü fazla biriken ev kadınları, bahşişle birlikte çöplerini belediyede kadrolu olan, resmî kasketli, kahverengi elbiseli bu temizlik görevlisine verir.

Fakat bu tablo zamanla değişir. Birinci Dünya Savaşı’nın çıktığı yıllarda devletin temizlik personelini silahaltına alması, teşkilatın kullandığı alet ve edevata el koyması ciddi masraflarla oluşturulan temizlik biriminin yok olmasına yol açar. Olağanüstü şartların yaşandığı bu dönemde İstanbul’daki temizlik faaliyetleri de kadınlara kalır.

Dersaadet’in peçeli kadınları, alışılmış imajın bir adım ötesine geçer böylelikle. Bu durum o dönemin tartışma konuları arasına girer. Romancı ve gazeteci Hüseyin Rahmi Gürpınar, ‘Kadın Meselesi’ makalesinde “Kadınlarımız nazik yaradılışı ile hiç uygun düşmeyen süfli ve ağır hizmetlere kadar girişti. Sokaklarda kadın çöpçüler görüyoruz. Yarın öbür gün yeldirmeli lostracılara, başörtülü hamallara, küfecilere rastlarsak garipsenmez. Muhabirlik isteği ile matbaalara başvuran kadınlara rastladım. Evet, şimdi kadın geçim sahnesinde erkekle omuz omuza yürümek zorunda kaldı.” diyerek kadının iş hayatında yer edinme çabasını dile getirir. Hatta ‘Kadın Erkekleşince’ adlı bir tiyatro oyunu yazar, eserde kadının yeri gelince erkeklere ait işleri yapabileceği fakat cinsinin sınırını şaşıracak kadar ileriye varmaması gerektiğini vurgular.

Sokaklardaki Gri, Sessiz Figürler…

Osmanlı’nın New York Konsolosluğu’nda sekreterlik yapan Demetra Vaka da çöpçü kadınları ‘gri, sessiz figürler’ şeklinde tanımlar. İstanbul’un Peçesiz Kadınları adlı kitabında onlara şöyle yer verir: “İstanbul’daki değişimleri yavan ve sıradan kılan bir manzara ile karşılaştım. Yüzleri peçesiz, gri pantolonlar giyinmiş Türk kadınları, sokakları süpürüyorlardı. Sonradan öğrendiğime göre bunlar Osmanlı başkentinin tek temizlik görevlileriydi ve bu zorlu işle uğraştıkları sırada onları dikkatle izleme zahmetine katlanan biri, çoğunun genç ve güzel yüzlü olduğunu görebilirdi. İçlerinden birine gülümsediğimde bana tatlı, cüretkâr ve kadınsı bir zarafet dolu bir gülümsemeyle karşılık verdi. Bu kadın çöpçülerin dokunaklı görüntüsü bendeki etkisini hiç yitirmedi. Kadınların bu işi yapmasına içerlediğimden değil, zira çalışmak hayattaki en soylu şeydir ve tüm bir şehrin daha temiz daha sağlıklı hale gelmesini sağlayan faydalı bir iş de iki katı değerlidir. Durmaksızın yerleri süpüren, pervasız trafikten sıyrılmak için sürekli manevralar yapmak zorunda kalan bu sessiz, gri figürlerin görüntüsünde bana asıl acı veren şey, bunların Osmanlı debdebesinin hüküm sürdüğü günlerde satın alınan, üzerlerine titrenen ve gözlerden ırak tutulan kadınlar olduğunu düşünmekti. O zamanlar bu kadınlar fetihçi bir soyun haz kaynağıydı. Şimdi ise yenilgiye uğramış ve aciz duruma düşmüş olan o fetihçiler, kadınların 500 yıldan uzun süre boyunca peçesiz yürümelerini yasakladıkları bu sokakları temizlemelerine izin veriyorlardı…”

Evet, Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği şartlar doğrultusunda Dersaadet sokaklarına kadın eli değer ve temizlik işlerinde yeni bir dönem başlar. Evlerini, konaklarını, bahçelerini her gün temizleyen hanımlar artık kadın çöpçü sıfatıyla memur olarak karşımıza çıkar. Kaynaklarda ilk kadın çöpçünün Elif Yazgan olduğu belirtilse de bu ismin doğruluğundan şüphe edilir. Zira o dönemde birçok kadın çöpçü işe alınmıştır, kadınların istihdam edilmesiyle de şehrin temizliği konusunda başarıya ulaşılmıştır.

“İffetli Kadın Tuvaletçi Aranıyor!”

Kadınların toplumsal hayattaki temizlik serencamı çöpçülükle kalmaz elbette. 1912’de İstanbul Şehremini (belediye başkanı) olan Cemil Topuzlu Paşa ile mimar Mösyö Alfred Michel arasında İstanbul’da inşa edilecek otuz umumi tuvalete ilişkin bir anlaşma imzalanır. Anlaşmaya göre, bu tuvaletlerde, hasta ve sakat olmayan, iffetli, namuslu kadın hizmetçiler ile erkek hademeler çalışacaktır. Bu kişiler iffete ve temizliğe aykırı davrandığı takdirde görevlerine son verilecektir.

Ve zaman kırıldı, Tanzifat-ı İstanbul adlı kitaptan mancınıkla fırlatıldık. Yolculuk bitti, siyah beyaz ekranda bir seyirdi bu.